us | 2025 | 1/9 | mukaddime

yazan:

–

  • 11 dakikalık bir metin-

ilk baskısı 2020 yılında yapılmış olan us kitabımın 2025’te elden geçirilmiş formunu bölüm bölüm, e-kitap olarak bu sitede yayımlama kararı aldım. dokuz gün, dokuz bölüm halinde yayımlanacak ve tamamlanmış olacak. iyi okumalar…

us | 2025 | 9/9 | son tahlil ve terkip

👈önceki bölümü oku dünyanın en ahlaksız pis ve namussuz adamının bir hayvani hırıltısından bir hakikat ışığı çıkıverse gayriihtiyari, onu kapar giderim, arkama bakmam bile. sormam verdin mi, diye. hani…

us | 2025 | 8/9 | eşya

👈önceki bölümü oku “şey”, varlık demek, “eşya” varlıklar. eşyaya bakınca çeşitli şekillerde hareket ettiğini, salındığını, titrediğini, döndüğünü görüyoruz. üç çeşit akış tanımlıyorum, demiştim: çürüme’dir ilki ki uzayda uçuşmakta olan…

us | 2025 | 7/9 | tekâmül

tekâmül 👈önceki bölümü oku hangi çağda yaşamak isterdiniz? bu, bazıları için, bir parça kutsallık bir parça da romantiklik yükledikleri bir, eski yüzyıl seçimi oluyor. eskilerin iyi olduğuna şartlanmışlar vardır.…

us | 2025 | 6/9 | o

👈önceki bölümü oku bu kitaplardaki minik başlıklardan dev ansiklopediler çıkar aslında. kitabın gayesi de meseleyi baştan sona tastamam ele almak değil, bir çırpıda çözmek de değil; başlıkları koymak. şimdi…

us | 2025 | 5/9 | etik

👈önceki bölümü oku önce düzenli bir şekilde tüm haritayı çizeyim, sonra serbest sohbete geçeriz. ahlakın kurgusal ve kılgısal yanları var. bazılarımız iyi insanlardır ve onların iyi insanlar oluşu kadın-erkek,…

us | 2025 | 4/9 | estetik

👈önceki bölümü oku estetik olanla birleşmek, tekleşmek, çiftleşmek, çiftlenmek, birlenmek… aşk… ne çok şey, bilhassa da yanlış şey söyleniyor hakkında. mâruziyet olması hasebiyle ayrılır sevgiden. sevgi bir ölçüde tercih…

us | 2025 | 3/9 | akla dair

👈önceki bölümü oku hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz.…

us | 2025 | 2/9 | bilgesavaşçı

👈önceki bölümü oku bir zamanlar, bir ülkede, ailesi ile bir mağarada yaşayan talip isimli bir delikanlı vardı. talip ablası, ağabeyi, annesi ve babası ile yaşardı. gündüz agoraya inerler, çalışıp…

şükran

sevgili editörüm esra gamze demir ve kadim eleştirmenim erman tatlıcı’ya us’un doğuşuna verdikleri emek için, değerli edebiyat öğretmeni şükriye nazlı’ya ve titiz editörüm seray sönmez’e yeni us’ta gösterdikleri sabır için teşekkürü borç bilirim. iyi ki varlar. ya var olmasaydılar? kalanlar çok azlar…

küçük harfler

bu kitap, 2021’de ani bir kararla “küçüldüğüm” ve o günden beri tüm yazılarımda yalnızca küçük harfler kullanmaya başladığım sürecin bir devamı olarak, bilinçli bir tercihle tamamı küçük harflerle yazılmıştır. noktanın gereksiz kibrine duyduğum tepki, harflerin birbirine eşit görünmesi için duyduğum arzu, internet kullanımında zaten hiçbir sorun çıkarmadan yaygınlaşan küçük harf gerçeği, sosyal adalet kaygısıyla “her harfin eşit başlaması” fikri ve en önemlisi harf boyutuyla dikkat dağıtmaktan kaçınma isteğim, bu tercihin temel dayanaklarıdır. büyük harfin “bağırma” hissi uyandırmasından rahatsız olup daha sessiz, daha incelikli söylemleri önemsediğim için de harfleri “küçültme”ye devam ediyorum. fısıldayarak konuşmak istedim. unutmayın ki bir cümle bitse de ardında her zaman yeni anılar, anlamlar, izler var; o yüzden bir “noktadan” sonra abartılı bir yükselişe gerek görmüyorum. bu kitapta harfler, okuldaki eşyaş çocuklar gibi aynı sınıfta toplandı. kısacası, kitabın tamamını küçük harfle yazmak bir hata değil; aksine, anlatının özü daha net duyulsun diye yapılmış bilinçli bir tercihtir ki kitaplarımın bazıları böyledir.

yazar hakkında

mimar, yazar ve eğitmen. felsefe-psikoloji türünde yazdığı dokuz kitabın öz annesi ve üvey babasıdır; izmir’de mimari tasarım dersleri vermeye devam etmektedir.

ins: emretimur.mimaryazar

mukaddime

Karanlık bir ortamda, elinde lamba taşıyan uzun, örtülü bir figür, geometrik bir şekil olan bir başlık takıyor.

duran düşünce kokar; akmalıydı, aktı.

us, 2020’de yazıldığında o güne kadarki biriktirdiklerimdi. nitekim üzerinden dört yıl geçti. romanlarıma fazla müdahale etmem çünkü ussuz sanatlar zaten kendi kendilerine çiçeklenirler ama saf usları sulamalı, budamalı. işte ben de ana omurgayı korumak suretiyle usumu tazeledim. şu an elinizde tuttuğunuz us, yeni us’tur.

orijinal iskelete sadık kalmakta zorlandığım anlar oldu çünkü bazı konulara bakışım köklü şekilde, bazılarınaysa köksüz şekilde değişti ama evrildi. sözcük seçimlerimle yeni duruşumu temsil etmeye çalıştım ama devamlı olarak kendime bu yazdığım şeyin yeni bir kitap değil, bir elden geçiriş olduğunu hatırlattım.

kitaptaki en büyük değişim tanrı’nın bizimle ne yapacağı konusundaki kanaatime dair oldu ve üzerinde çok uzun bir zamandır çalıştığım bilgesavaşçı kavramı artık biraz daha netleşti. aslında düşününce epey gelişme olmuş; us’tan sonra mimesis, ödev ve kuklacı’yı yazmışım ve şehrimden taşınmışım. bir yazar için en güçlü etken daima şehir olmuştur.

hiçbir düşünce adamının düşünceleri öz yaşam öyküsünden bağımsız olmadığı gibi salt dışsal hadiselere de bağlı değildir. yani düşüncelerimi sohbet kıvamında derlediğim bu kitapta kesinlikle yaşam esintilerimin izleri mevcuttur fakat bu elinizde tuttuğunuz eserin kendinde bir değere veya anlama sahip olmasını engellemez. peki, bu kitap neyi anlatır?

bir felsefe tarihi kitabını avuçluyor değilsiniz. bu bir bilimsel çalışma ya da tez olmadığından ve gayesi de ispat olmadığından, vesika fareliği yapmadım; yani dipnot okumaktan perişan olacak değilsiniz. düşünmenin eylemi ikidir; yürüyüş ve yazış. yürümelerimi kayda almadım ama yazmalarımı aldım. işte us budur. yürüdüm, düşündüm, usuma düşenleri de kâğıusda geçirdim. bu bir öğüt, ders kitabı, bilgi kitabı, kutsal kitap, yargı kitabı değildir; ikna kitabı veya argüman kitabı da değildir. yani tüm bagajlarınızdan ve adalelerinizdeki gereksiz gerginlikten sıyrılabilirsiniz. cevaplarım değil, sorularım var. dediğim gibi, sizi ikna etme derdim hiç yok ki kendi ikna olduklarımı da anlatıyor değilim genel olarak.

cevaplar yerine sorularla gelmiş olmam mıymıntılıktan tiksinmemi engellemiyor. sinik, arada kalmış tiplerden, tek gayesi gözden kaçarak yaşayıp ölmek olan, on saat konuşup hiçbir şey söylemeyen hocalardan değilim, olmadım. benim söylediğim bir şeyler hep oldu. heybemde onaydan çok itiraz, sevgiden çok nefret var. cevap vermeye gelmedim dediysem, susmaya geldim de demedim; söyleyeceklerim var benim.

kişisel felaketime gelirsek, dünya ve evren için son derece önemsiz bir mavi çamur böceğiyim ama kendi dünyamda sonsuz bir yer kaplayan, sonsuz makes bulan bazı hadiselerin yaşayıcısıyım. çok küçük yaşlardan beridir anlamın peşindeyim ki bu belayı ben seçmedim. bir seçim hakkım olsa, şu giriştiği her işin altından kalkabilici zekâmla çok daha huzur dolu işler yapar, hayatıma devam ederdim. eğitimler verir, mimarlığımı yapardım ki bunları yaparak kapitalizme olan kölelik borcumu ödüyorum zaten ama olmuyor, yetmiyor. huzursuzluğumu yok etmek için bulduğum yöntem felsefe değil ama şifalı şurubum -kendimi ait hissettiğim bir bedenle sevişmeyi saymazsak- felsefe oldu hep. benim canım hafifleticim… benim kurtarıcım, delirerek ölmekten çekip alıcım ve fıttırmaktan koruyucum daima felsefe olmuştur. delirtir derler; bence körpe kelleyi dertli, delirme adayını sakin kılar. bende yaptığı da bu oldu.

yani aslında asıl peşinde olduğum anlam mıydı, hakikat mi, yoksa mutluluk muydu, bilmiyorum ama sanırım zaman zaman hepsi de aldı başrolü. hayatın birkaç sürprizi de vardı benim için hazırladığı ki yeri asla bu kitap değil -yoksa us başlıklı bir kitap için fazla ağlak bir şeye dönüşür- ama dışsal çalkantıdan çok içsel çalkantı etki etti usumun son kıvamına gelişine. tanrım yok, babam, en yakın arkadaşım, ilk aşkım… bu dördünü çeşitli şekillerde kaybettim. hepsini özlüyorum. tabii benim için kaybetmek, boğuşmaya başlamak demek. hayaletleri ve anıları yaşıyor hâlâ odamda. dördü de evde bir yerdedir şimdi kalkıp arasam ama işte eski güçlerinde değiller. buraya sığmayacak kadar çok kopuş yaşadıktan sonra us ve insan ve tabiat ve hayat hakkında birkaç şey öğreniyorsunuz. ilk kitabımı, bir ankara otelinde ağzına ruhsatlı tabancasını sokan canım arkadaşım fatih hüner’e ithaf etmiştim, ankara’da bir otelde yazmıştım. son kitaplarımda fatih’e selam vermez oldum. unuttuğum için değil, belki gereğinden fazla hatırladığım için. dev bir edebiyatçıydı ve ortak kitap yazma teklifime küfürle mukabele etmişti.

tez elden saklanacağım, merak etmeyin. kitabın adı “us”, “uslu” değil. yani us sahibi hakkında konuşmayacağız ki yazarın makbulü, ortada fazla gezinmeyenidir. acemi yazar sever kitapta görünmeyi. kellesini uzatır durur sağdan soldan. oysa görünmek en çiğ duyuya talip olmaktır. en kadim organ burundur. çaylak yazar görünür, usta yazar kokusunu bırakır. us’ta kokumu koklayacaksınız. hâsılı ben de saklanmak üzereyim birazdan. birkaç paragraf sabrınızı rica ediyorum.

kendine “düşünür” derken bile kibirlendiğini düşünenler var. halbuki bu yalnızca bir fiili imliyor, o fiilin yapılış biçimini veya kalitesini değil. ben bir düşünürüm, ben bir filozofum! ayrıca sen de düşünüyorsun ki suç ortağım olmaya gelmişsin buraya, bu kitaba. düşünüyorsun, hem de utanmadan!

bu kitapta da düşüncelerim var. düşüncelerimi sıraya koyma biçimim beş başlıkta olacak ve kendimi ketlemeyeceğim. hepimiz zaman zaman seks yaptığımız, küfür ettiğimize göre ya da her ikisi birden, bir düşünce kitabında da bunların bulunmasında beis yoktur kanaatindeyim. ne de olsa sekssiz ve küfürsüz düşünce olmaz. dünyada seksin ve küfrün mevcut olduğunu henüz bilmeyen genç kardeşlerimiz de bu kitabı okumasın nitekim. kendimi onlar için sınırlamak istemiyorum; ne de olsa bu bir anaokulu broşürü değil. çilek değil, çürük kokar kitaplarım.

yeni daha ince… eski us’un mukaddimesi uçtu, beş başlığı kaldı, son başlığı, yani sayıklamalarım bölümü de uçtu. yeni us, eski us’un biraz daha soyunmuşu oldu. evet, usta yazar soyunur; soyundum.

şunu apaçık itiraf ediyorum ki yazmayı ben seçmedim. içimde kıvranan, acı çeken, yabancılaşmasını nereye kusacağını bilmeyen ve kendisine bir süre selam vermezsem huzursuzluktan boğulan biri var. işte o biri, yazmasam tepiniyor, o tepinirse de uyku ve huzura hasret kalıyorum.

çok küşük yaşlarda kalabalıkların arasında nefes alma yeteneğimi kaybettim. ille teşhis koyacaksanız bana şizoid diyebilirsiniz ama anhedonik değilim. zevk almasını bilirim. alırım almasına da iki kişi bile kalabalık gelir bana. kendimle öylesine mutluyum ki bunun bir sinek tarafından bile bozulmasını istemem. mutluyum demeyelim, daha az mutsuzum diyelim. kendime aşırı maruz kaldığımda da başka bir boğulma nöbetiyle kendimi insanlara, sevgilime, sokaklara, camilere fırlatıyorum. sonra da yabancılık çekmeye başlıyorum. bu sonsuz döngüm bana çok şey öğretti. bu döngü sayesinde yazdım, bu döngü sayesinde bir şeyler çözdüm ve insanlığı tanıdım. belki bir parça tanrıyı da. bu sonsuz döngüdür benim hastalığım. çıkışı yok, tedavisi yok, ümidim yok… sonsuza kadar döneceğim, mahkûmum buna! kim gibi? sisifos gibi.

hastalık diyebilirsiniz, veya belki de nimet; benim içinse ıstırap. bu konuları doğrudan anlatmaya istidadım yok. biraz mahcup oluyorum, biraz da sizin için önemsiz buluyorum bunları… bu mevzular roman karakterlerime serpiştiriliyor az az. orada toplumdan ve insanlardan neden midemin bulandığı hakkında birkaç şey bulabilirsiniz.

acemi bilici, yani cahillikten ilk sıyrılış sonrası bilme edimi çoğaldıkça bilgiç, bilgili, bilgin gibi mertebelerde gezinmeye başlar. işte bilgiçlerin ortak özelliği, oradan buradan duyduğu isimleri bolca zikretmesi ve bu dağınık zikre bir nizam verememesi, terkip derdinin olmaması. bu hal ayıp değildir gençken. entel olunmadan entelektüel olunmaz. ayrıca bazılarımızın bilgiç, lafazan, sofist, entel olarak filan kalması icap eder ki özendirsin entelektüelliğe ama belirtiyorum yani; bu kitapta minimum sayıda isim bulacaksınız. bu isimlerin az geçişini başka türlü yorumlayan aklıevveller oluyor. onlara da bir çift sözüm var;

iki bin yirmi beş yılında kimse çıkıp da kant’ın ödev ahlakını kendi bulmuş gibi anlatmaz. ödev ahlakını benimsediğini anlatırken illa “bunu kant ortaya atmıştır” deme ihtiyacı da duymaz. ideaları ima eder de platon’a selam durmak zorunluluğu taşımaz. ayıptır da hatta kısmen. yani her fikrin anılışında mütefekkiri de anılmak zorunda değildir. iş o noktaya gelirse bu kitap sağa sola referans vermekten kendi kanaatini beyan edemez olur. kitapta geçen tüm harflerin tüm kıvrımları bir filozofun, bir bilimcinin, bir sanatçının, bir peygamberin ve bir kâhinin, hatta bir toplumun, sınıfın emeğine yaslanabilir. öyledir de şüphesiz. hiçbir şeyi ben sıfırdan yaratmış değilim ama antik yunana giderseniz, tanrı bile evreni bir şeylerden yaratmıştır, yoktan değil.

yani bu kitap boyunca ortaya atılan her iddia, sayısız filozofun emeğinin benim sindirim ve dolaşım sisteminden memelerime geçtikten sonra sütüme sinmişliğidir. o yüzden bana taklit veya özgün demeniz benim için bir şey ifade etmez. çerçevemi, yuvarlak içine aldıklarımı, boğuştuklarımı konuşalım isterim. entel ördekler gibi yavrularına yarı sindirilmiş besinler kusanlardan değilim; memelerim var benim!

usumun beş başlıkta ele alınışına geçmezden evvel bilgesavaşçı’dan bahsetmek istiyorum. öyle biri yaşadı mı? o kim? o bir büyücü mü, kâhin mi, peygamber mi? böyle bir karakter yaratmaya niçin ihtiyaç hissettim? yoksa o mu beni yarattı?

tarihte kendisine benzer figürlere rastlasam da ben benim bilgesavaşçı’mı anlatmak istiyorum.

bugün bir şey öğreniriz, yarın biraz yol katederiz, sonraki gün küçük bir aydınlanma yaşarız ve tekamülümüz böylece sürüp gider. yani her gün dünden daha bilge, yarından daha cahilizdir, eğer tomurcuk derdinde olmayan ağaç gibi odun değilsek. işte bu yol boyunca dünün talebesi, yarının hocası olarak devam ederiz; dünden öğrenir, yarına öğretiriz. bir bayrak yarışıdır bu. aslında paradoks o ki dün, bugünden cahil olduğu halde bugünkü bizi yetiştirendir; yarınki biz de bizden bilge olduğu halde, onu yetiştiren bizizdir, bugünümüzdür. işte bu paradoksla büyür de büyürüz.

tekamül dersem bitimsiz bir yolu imlemiş olurum. tekemmül demeyi tercih ediyorum çünkü bu bir geri sayım. kime doğru? o’na doğru; bilgesavaşçı’ya!

yani bilgesavaşçı nasıl olmalıdır, sorusuna cevap arayan, bütün o yarından cahil dünden bilge günlerim boyunca o’nu anlatırken o’na dönüşürüm ve belki de bir gün, kim bilir, o olurum! paradoksun devi de şu; peygamber ve yol gösterici, henüz ortalarda bir örneği olmayan fakat her nasıl oluyorsa benim tarafımdan tasarlanmakta olan bir şey, bilgesavaşçı isimli yarı-tanrı kahraman! yani kendi küllerinden yaratan anka kuşu olmuş oluyorum. bilgesavaşçı bir gün geriye dönüp şunu diyecek mi? beni, ben olmaya çalışmak yarattı!

işte benim maceram bu.

önemsiz hayatıma ait son bir şeyi aktarıp ayrılıyorum;

hayatım boyunca iki önemli aydınlanma yaşadım ve bunların akabinde çevremin rahatlıkla fark edebileceği kadar dev değişimler oldu. ilki, varoluşçu psikoloji okumalarım sonrası üç aya yayılmış bir krizin neticesiydi ve bilge’yi yarattım. yıl 2008’di. ikinci aydınlanmamsa 13 ocak 2017’deydi ki benim için kutsal bir gündür, hâlâ kutlarım. 13 ocak tarihinde bilgesavaşçı bir prototip olarak hazırdı ve sabahında benim için yeni bir hayat başladı. işte o günden beri sekiz kitap yazdım. yalnızca palyaçonun listesi ilk aydınlanmamın tohumudur.

tuhaftır, insan kendi yazdığı kitabı sonradan kavrayabiliyor. mesela palyaçonun listesi’nde bir palyaço, kendi yaşlılığı tarafından bilgeleştirilir. yaşlanınca da bilgeleştirmek üzere gençliğine doğru yola çıkar. hikayeye bakar mısınız… işte roman bu yüzden ilhamdır, esindir. kafatasının kuru kısmından çıkmaz; gökten iner, üflenir.

bilge, ilk oluştuğunda salt bilgelikti fakat bir şey eksikti; eylem. yani bilge’nin mağara hayatı belliydi ama bir agorası yoktu. bilgesavaşçı böyle çıktı. savaşan bir bilge, sadece bilgelik yapan değil, bilgeliğini yaşayan bir bilge. işte tarihte marcus aurelius gibi belki, ya da platon’un bilge kralı, nietzsche’nin zerdüştü, çin’in konfiçyus’u gibi… bilge ve savaşçı fakat ikisi ayrı olmadığı gibi döngüsel de… yani şöyle; bilge, savaşçı, bilge, savaşçı, bilge… savaş sonrası da bir bilgelik edimi, alınacak derslerin değerlendirilmesi var ve savaşa yeniden hazırlanmak var. sonra tekrar savaşmak ve yeniden bilgelik…

yine de bu sonsuz döngü geriye götürüldüğünde, birinden birisi ilk olmak icap eder; bilgelik. salt savaş ile başlamaz bilgesavaşçı’nın doğumu. bir gün bir talip, hemen hemen rastlantısal bir bilgelik yapar. sonra da savaşa gider!

işte bilgesavaşçı’m budur.

bu kitapta huzur, mutluluk, kardeşlik gibi duygular ekmeyi hedeflemiyorum. nitekim bulamayacaksınız da. ben kavlattığım yara kabuğumu, geçmeyen ağız yaramı anlatmaya geldim. uykumu kaçıran bir şeyler var, sizinki de kaçsın. bu kitabı bebeğinizi koklar gibi değil, ayakkabınızdaki taşla yürür gibi okuyunuz. ya da ali şeriati’nin dediği gibi; 

“huzurunuzu kaçırmaya geldim.”

1000k linki👉

sonraki bölümü oku👉

“us | 2025 | 1/9 | mukaddime” için bir yanıt

  1. […] önceki bölümü oku👉 […]

kanaatiniz nedir?

emre timur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin