tekâmül
hangi çağda yaşamak isterdiniz?
bu, bazıları için, bir parça kutsallık bir parça da romantiklik yükledikleri bir, eski yüzyıl seçimi oluyor. eskilerin iyi olduğuna şartlanmışlar vardır. veya hiç var olmamış olan asr-ı saadet, yani mutluluk dolu bir yüzyılı özleyen… dünya tarihi hep kan, ter, acı ve sömürü ile dolu oldu. bu hiç değişmedi. savaşlar ve yalanlar hiç bitmedi. hiçbir dönem de öyle masalsı filan değildi.
sokrates iki bin dört yüz yıl önce şunu dedi; “gençler bozuluyor.”
asurlular da var kıyametin çok yakın olduğu. hristiyanlar da 1000 yılında bekliyordu kıyameti çünkü dünya artık tahammül edilmez derecede bozulmuştu. biliyorsunuz, 2012 yılı da geçti kıyametsiz. ahlak, töre, toplum, hayat devamlı bozuluyor mu yoksa değişiyor mu?
40 doğumlular 60 doğumluları çocuksu ve asi buldu. 60 doğumlular 80 doğumluları çılgın, şımarık… 80 doğumlular 2000 doğumluların telefonuna kafayı taktı ve 2000 doğumlular da 2020 doğumluların robotlarla kurduğu dostluğu anlamsız bulacak belki.
yani bu bakış yeni değil. hep oldu.
‘nerede’ imiş, ‘o eski bayramlar’? ‘şu gençlerin hâline bak’ imiş! ‘hepsinin elinde bir telefon var’ imiş… eski neslin z kuşağı’na duyduğu nefret ve kıskançlığın kökeni, kaybettikleri hormonlarına ve yaşamadıkları çocukluklarına duydukları hasretten geliyor. sanki kendileri uzaya çıktı da ayaklarına gençler asıldı. zamanlarında neler olup bitti, kitaplar yazıyor işte. menderes’i onlar asmadı mı? asılırken onlar susmadı mı? gençler şunu sormalı: siz ne halt ettiniz? kitap bulamadılar da mı okumadılar? okusaydılar. efendim sevdiklerini söyleyememişler; söyleseydiler. fakirlik varmış. gençlerin mi suçu bu? kahvelerde sigara dumanıyla kalan beyinlerini zehirlerken, gençlerin hâllerine şaşıyorlar. sonra da maaş çekmek için genç arıyorlar yana yana. değişim kaçınılmaz. bunu böyle bilmek lâzım. gençler bozulmadı oysa, değişti. eski nesil hep değişimi bozulma, çürüme, dağılma olarak algıladı. 2020’de doğan çocuklar da bu z kuşağı tarafından tuhaf bulunacak. ayrıca böyle tuhaf bir çağa onları getiren sizsiniz! evet, siz yaptınız. yapmasaydınız. bu yaklaşımın tersi de şöyle: gençler bomba gibi geliyor! ortanız yok mu sizin? ne bomba ne çürük… özet şu: gençler sadece genç işte… aradığı kimliği ile üç gün düşündüğü sivilcesi, aşkları ile bilmediği geleceği ve değişen bedeniyle genç sadece…
tercih edilecek çağa gelirsek…
ben kendi adıma, roll-on, şofben ve buzdolabı olan çağdan yana kullanırım oyumu. tercihtir elbette… aksini diyene de bir şey diyemem ama kokmayan bir çağdır tercihim.
ama şunu bilelim ki dünya ne devamlı iyileşti ne devamlı kötüleşti. zikzaklar çizdi ve her bölgedeki zikzak da farklıydı birbirinden. bazen, bazı yerlerde, daha yaşanası lokal yerler oluştu ve bu hep değişti. hiç de cennet olmadı. sıkça cehennem oldu ama.
bizde hastalık gibi, adeta bağımlıyız sabitlik hayranlığına. bunu pek bilmesek de kökleri parmenides’e gider. “her şey durur.” derdi rahmetli. o pek bilinmez, platon bilinir; “idealar sabittir” der; “tikeller kusurlu kopya”. kınarken, değişmekle suçlarız birini mesela. sapıkça da olsa hayranız sabit durana. bu, doğu toplumlarında daha ağırlıktadır nedense. tekâmül, gelişim, değişim bir nevi “dönekliktir”. beyzademiz “kırk yıldır sabitiz.” diye şişer, itiraz edenler bile onu yalancılıkla suçlar. kimse demez ki “tırtıllar kelebek oldu, sen put gibi ölüsün!”. o yüzden çok antipatiğizdir evrim lafına filan. teorisini bırakın, kelimesinden tiksiniriz. o yüzdendir “devrim” kelimesinin kalbimizin sıkıştırması. gregor gibidir değişen; çünkü böcek olur rahat durmayan. diğerleri “insan” kalır. “iki günü denk olan” değil miydi “ziyanda” olan? bir akış var ve sen kaya gibi direniyorsun su gibi akacağına. dünkü işlerini beğendiğin gün öldüğünü anla işte. “progressive overload” denir sporda buna. her antrenmanda bir kilo fazla kaldıracaksın. yani demem o ki bir nehirde yıkanılmaz iki kere. hep diyorum, heraklitos, “panta rhei” demiş; yani “her şey akar.” talebesi de “bir kere bile yıkanılmaz hocam” demiş. necip fazıl da şöyle devam etmiş;
her şey akar; su, insan yıldız, tarih ve fikir.
oluklar çift; birinden nur akar birinden kir.
“felsefe yavaşlamak, mümkünse durmaktır.” demiştim. şimdi de akmayı övüyorum. hangisidir erdemlisi? ikisi de aynı şey; izah edeyim.
akan şey, koşuşturup duran bir ahali… neyi niye yaptığını bilmeyen bir robotlar sürüsü. canhıraş bir telaş ve sıkılmış dişler ile acele ediş ve hayatta kalış… işte bu sürünün telaşına karışmak ve koşmaya başlamaktır kınadığım. sürüye göre durmaktasın koşanların bakışından. ama nehrin yanından izleyen için hayatı ıskalamaktasın. tut zamanı, yani yavaşla. sürü koşsun, aldırma. sen bir kayaya tutun gerekirse ve hayatı seyret. onlarla yuvarlanmadığın sürece gelişmekte, evrilmekte, tekâmül etmektesin.
dinle bak, zaman sessiz bir ses çıkartıyor.
çöken ve toz duman, dağılmakta olan koca kâinata inat, gelişim seyretmeyi konuşalım. konuştuk, daha çok konuşalım.
1-çürüme
2-hayatta kalma
3-yaşama
diye üç akıştan bahsettik ama daha çok gireceğiz ileride. çürümeye özellikle. hayatta kalma ve yaşama akışları, eyleyişleri nasılmış, tartışalım.
her şey her an değişiyor. dünkü sen değilsin mesela şu anki sen. yaşlandın bir gün daha ve kim bilir kaç hücre öldü de yenisi doğdu ve kaç atom düştü senden de yeni geldi yerine. değiştin milimetrik veya daha azı belki… ama hâlâ “ben” dediğinde aynı şeyi hissediyorsun. bir devamlılık var sanki eski sen ile yeni sen arasında. değişen, yaşlanan, bozulan şey bedenin ama sen, aynı sen. tuhaf değil mi? bedenin tamamen değişti geçen seneki bedenenine göre ama hâlâ “ben” derken aynı “ben”in uzantısındasın. tuhaf değil mi?
dünyaya bakın. yarın tekrar bakın. bir yıl sonra da. bin yıl sonra da. devamlı değiştiğini görürsünüz. değişimin yönünü de bilen yoktur. sadece varlığını biliriz. inkâr edilecek bir tarafı da yoktur. o kadar değiştiği hâlde belki aynı ismi veriyorsunuz aynı dağa ve aynı göl sanıyorsunuz binyıl öncekini. oysa değişti. ona atfettiğimiz öz, aynı kalan, adıyla değişmeyen, duran. akansa kendisi ve hatta kendisi dediğin şey sadece bu akış, akıyor olmak bile diyebiliriz. akmayan nehre nehir bile demiyoruz. ve şelaleye…
duran su kokar!
yıkanın bir nehirde. yarın gelip tekrar yıkanın ama yeni su damlacıkları ile… o nehir ile bu nehri aynı yapan şey yeri mi? aynı nehirde iki kez yıkanamadınız değil mi? nehir miydi değişen? yoksa siz de mi değiştiniz, havayla, dünyayla birlikte?
az evvel bahsettim, heraklitos’un öğrencisi şunu demiş; “aynı nehirde bir kere bile yıkanamazsınız.”
evren parmak izi gibi, şu anki fotoğrafı ilk kez verdi doğduğundan beri ve son kez… şu an, biricik, geri dönülmez ve tekrar edilemez.
doğa akmaktadır. değişmek bile bizim onu nasıl anladığımızla ilgili. dönüşmek de biriken değişimlerle ilgili. ara aşamalara verilecek isimlerin bir adedi, harflerin, lügatin bir sınırı olduğundan, doğadaki atom atom değişimlere verecek isimler yok lisanımızda. ana bölgelere verdiğimiz temsili, yaklaşık adlar ve duraklar yalnızca. ama zaman içinde kendi isimlerimizi doğada var sanmaya başlıyoruz ve doğanın gırtlağına yapışıyoruz “niçin verdiğim isimlere uymuyorsun?” diye. doğaya ne! sana mı soracak? o mâlum. senin çürük ilmine mi tabi olacak? adam gibi yap ilmini de benzesin mâlumlara.
bir ağaca “ağaç” dedin ve o ağacın bir yaprağı düşünce de aynı adla seslendin. iki yaprağı düşünce de öyle ve üç… yaprakları azalıp iyice çıplak kalınca bir yerden sonra “kuru ağaç” dedin. senin verdiğin kelime “tık” etti bir durak, sıçradı ama o ağaç çok küçük ve yavaş değişimler geçirdi.
üçgenlere bakıp “üçgen” diyor, karelere bakıp “kare” diyoruz ama ikisi arasında bir şey görünce de onun kusurlu bir kopya veya ara geçiş formu olduğunu söylüyoruz önce. ancak sayısı arttı mı, yeni bir isim veriyoruz. bu kadar büyük bir kalabalığa kayıtsız kalamıyoruz.
bir bebek doğar da annesinin memesini zor bulur ama otuz yıl sonra iş kurar, patron olur. bu kişi aynı kişi. değişimler birikmiş, dönüşüm olmuş.
kurbağa yumurtadan çıktığında kurbağa değildir. önce iribaş denir ve balıkların hâlini anlamak için bir iribaş olarak stajını tamamlayana kadar solungaç solunumu ile balık gibi nefes alarak ve suyun içinde balık gibi yüzerek vaktini geçirir. sonra değişimler birike birike dönüşüm olur da kurbağa olur. kurbağa da akciğer vardır, havayı solur, suyun da kenarında durur. bunun adı bile başkalaşmadır yani metamorfoz.
aynı şey tırtılda da olur kelebek olup uçmadan önce.
bir tohumdur her şey koca çınar olmadan önce. o tohumda ağacın planı, projesi vardır ve çamurları toprak ananın memesinden emip, şekerli meyve diye kusacaktır günü gelince. memeden emdiğini, kendi memesinden sunacaktır.
günü gelince de devrilecektir. değişim budur!
işte doğanın her yerinde hiç durmaksızın devam eden değişimi anlamaya çalışmış eski filozoflar da bir şeyler demişler.
anaksimandros’tan beri denmiş bunlar.
müslüman bilginlerden de basralı el cahiz vardır, ibn miskeveyh veya ibrahim hakkı… yani hep konuşulmuş. mesele de değişimin mekanizması ve neyin neye nasıl dönüştüğü olmuş.
hatta mevlâna “…bitki olarak öldüm ve hayvan oldum, hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum…” der.
öncelikle şunu belirtelim ki kırsalda yaşayan, doğayı gören için tüm doğadaki tüm canlıların ve cansızların birbirine benzeyen tarafları ve değişim ve dönüşümleri hiç de sürpriz bir fikir değildir. kırsalı görmüş kişi bunu rahatlıkla görür ve anlar.
problem, hayatı keskin sınırların içinde, yeşil ışıktan saniyelik hesaplarla geçen, kaldırımı belli, araç yolu belli, hayatı net sınırlara ayrılmış kentli kafadadır. kentli robotun her şeyi keskindir ve birbirine geçme, bulanma, gri bölge yoktur. “mükemmel” kelimesiyle bile hastalıklı bir ilişkisi vardır. kırsalda kusursuzluk ile temas kurulmaz pek. kentte asansör bellidir, merdiven ve pencerenin yeri ve her eylemin icra edildiği yerler keskince bellidir. bunların dışına çıkmak da ayıp değil yasaktır. yani bordür ile taşıt yolu ve yaya yolu ayrımının farkına varan kentli insan, ara form denen şeyi anlayamaz. kentli griyi bilmez. hem aracın hem yayanın gittiği yolu tahayyül bile edemez. köyde her yol biraz araç yolu, biraz kaldırım, biraz da yeşil alandır. masa, hem masa hem de bir nevi sandalyedir. hem üzerinde kedi uyur masanın hem yemek yenir. iş de yapılır bazen. mutfakta da bir yatak vardır, uyunur. mekânlar da net ve soğuk kapılar ile değil, latif ve yumuşak perdeler ile ayrılır. bir mekândan çıkıp ne ara ötekine girdiğini bile anlamazsın çünkü geçer ikisi birbirine halısıyla, kokusuyla, perdesiyle, işleviyle… şehirli adamın hayatında spor ve iş kıyafetleri ayrıdır. köyde hepsi birbirine benzer. iş biraz spor içerir, spor biraz doğa gezisi içerir ve tüm sınırlar hep esnek, hep bulanık, hep geçişkendir. yani köylü adam çok iyi anlar “ara geçiş formu” denen şeyi çünkü hayatta her şey “ara geçiş formu”dur. kentte de hiç yoktur. olmadığı için de o tam olmayan, yarım olan, mükemmel olmayandır. her şey garanti süresini bekleyen “mükemmel tasarımlar”dır.
haydi espri yapalım, kırsal yaşam barok’tur; kent yaşamı modern.
işbu geçişkenlik ile teması kopmuş kentli insan canlıların da mekanik, keskin, net farklar ile birbirinden ayrıldığını düşünür endüstri devriminden beri ki hayatında da pek canlı görüyor değildir köpeği ve kedisi hariç.
darwin -ki ibn miskeveyh’i bilmiyor da olabilir, bilmiyoruz- bu değişim ile ilgili bir mekanizma öngörmüş ve bunu da çekince ile yirmi yıl bekletip, üzerinde düşünmüştür. söyleyince “muhammedî” olmakla bile suçlanmıştır.
ona göre canlılar savaşır av için ve av olmamak için. bu işi en iyi yapan üremeye hak kazanır ve güçlü genlerini gelecek nesillere aktarır. güçlü olmayı beceremeyenler üreyemez çünkü av olmuştur veya ölmüştür. bu kadar basit. bu ufak değişimler de nesilden nesle birikir ve uzun vadede büyük değişimler yaratır.
var mı şeytanlık?
adam gençken atlamış bir dünya gezisi yapan gemiye de beş yıl boyunca perişanca gezmiş dünyanın her yerini. her uğradığı yerde sürüngenleri, kuşları filan inceleyerek az evvel beyan ettiğim kanaate varmış.
bir adaya bakmış, kuşların gagası yandaki adada yaşayan kuşların gagasından azıcık farklı. sebebini düşününce kuşların beslendiği canlıların şekillerinde bulmuş cevabı. yani işte bunları toplayıp resmetmiş.
var mı şeytanlık?
bitmedi.
iki buçuk milyar yıl önceki canlı formu en ilkel form. daha yakın tarihli olanlar daha kompleks. yani ilk canlılardan en yakın tarihli fosillere doğru geldikçe daha gelişkin canlılara rastlıyoruz. bunu insanın kültürel evriminde bile görüyoruz. hatta görmeye de devam ediyoruz. mesela “virüs evrim geçirdi” gibi cümleler kuruyoruz da itiraz etmiyoruz.
ya da tarım devriminden sonra buğdaya adapte olan beş bin yıllık bedenimizden bahsediyoruz. yeni kan gruplarından söz ediyoruz mesela şu an, çin’de çıkan.
galapagos kendi yarattğı evrim fikri için hâlâ da bir çekim merkezi ispinozlarıyla… yeni ispinozlar çıktı; vampir ispinoz. nasıl oldu bu? büyük kuşlardan parazit temizliyoruz ayağına tadına vardıkları kanı bırakamadılar. eh, kuraklık da olunca su hükmüne geçti bu lezzetli ve besleyici kırmızı su. evet, ispinozlar kan emmeye başladı.
işte darwin, kanaatini ortaya attığında, canlıların bu bariz bir şekilde gözlemlenen benzerlik ve değişiyor olma durumu için bir izah getirmeye çalışmış adamdır.
dünyanın en yobaz iki kentlisi bunu anlamadı: abd ve türkiye. (selefiler’i saymıyorum; onlar kimseye selam vermez.)
apaçık bir doğa değişimini açıklamaya çalışan bilim adamları, din aleyhinde bir şey söylemiş muamelesi gördü. oysa değişimi yaratan yaratıcıyı övmek varken değişimin hiç olmadığı karikatür bir dünyaya sürüklediler.
aristo’nun tanrı’sını hatırlayın: hareket etmeyen hareket ettirici.
buradan anlayın işte, değişmeyen bir tek, o.
abd’de birtakım papazlar kafaları karıştırmakla meşguldü. türkiye’de ise dansçı bir mehdi bu işin misyonerliğine soyunmuştu. ve şunu iddia ediyordu:
“canlılar mükemmeldir.”
bazı cümleler vardır, slogan değeri vardır ama anlamı bir hiçtir. ne demek, mükemmeldir? mükemmel bir insan göster mesela. şu! o mu, bel fıtığı var. şu, ha, onun da gözleri miyop. öyleyse şu! onun da zekâsı düşük. senin gibi. mükemmel dediğin şey senin kafanda canlanan bir form. doğada mükemmel, doğası gereği bulunmaz. doğada bulunmadığı için doğa çalkalanır, devinir. mükemmel zihinlere hastır.
muhteşemdir, diyebilirsin. o ayrı. ihtişam sahibi olmak başka şey. kompleks, diyebilirsin. bu da ayrı. canlılar çok kompleks, evet.
tüm mimarlar bilir, mükemmel yapı, diye bir şey uzayda düşünülemez. mesela harika bir bina tasarımı yapalım, diye otursak ve bir yıl boyunca üzerinde titizlikle çalışsak, ortaya çıkan şeyi götürüp dünyanın her yerine koyabilir misin? veya o tasarım her yerde mükemmel tasarım mıdır? çölde, kutupta, kayalıkta, toprakta… demem o ki bir tasarımı her santimi ile çevresine mükemmel uyum içinde mükemmeldir. penceresi doğru yere bakmalı, doğru yükseklikte olmalı, kapısı doğru yerde olmalı, hâkim rüzgâr yönü dikkate alınmalı, batı güneşi nasıl vuruyor bilinmeli… iyi tasarımcı bunları ve daha çoğunu dikkate alandır. iyi tasarlanmış bir mimari için de şunu ölçü kabul edebilirsiniz, bir santimetre bile yan tarafa kaydıramamalıyız. mimar, tasarımını mükemmelleştirdikten sonra, mal sahibi gelip de “her şey harika olmuş ama bu binayı aynen bir metre sağda inşa edelim lütfen.” derse mimarın vereceği cevap şu olmalı: “bir metre sağ taraf için tekrar bir tasarım yapmalıyım, yeniden çalışmalıyım.”
bunu niçin anlattım? mükemmel canlı, diyor dansçı mehdi, milyon yıldır aynı. birincisi, milyon yıllık bir fosile kabaca dışarıdan bakarak günümüzdeki canlı ile aynı olduğu anlaşılamaz. ikincisi dünyanın koşulları, radyasyonu, sıcaklığı, avcıları-avları, iklimi, kıtaların yeri devamlı değiştiği için canlı yeterince mükemmel ise doğanın değişimine en mükemmel uyumu gösteren olmalıdır. o yüzden değişmeyene mükemmel denmez ki değişmeyen yoktur doğada. çünkü doğa değişmektedir ve değişmeyen hayatta kalamamaktadır, ölmektedir.
dünyanın zihin değişimine adapte olamayan bağnazlar gibi.

birleşmiş milletler çevre koruma programı’nın yeni araştırmasına göre dünya 8 milyon 700 bin canlı türüne ev sahipliği yapıyor. sadece böcekler bunun 700 binini oluşturuyor. bunlar farklı türler. ne demek? birbirine çok benzeyen iki böcek türünü ele alın. birisi azıcık açık renkli ve ortalamada %2 daha uzun ve aralarında üremedikleri için farklı böcek türü olarak isimlendiriliyor ama belki aynı cins, şube vs. altında tanımlanıyor. yani bu hayatta olan kataloglanmış ayrı ayrı 8 milyon 700 bin canlı türüne, soyu tükenenleri de eklediğinizde sayı yüzlerce katına çıkıyor. yani hayat açısından böyle çeşitli, canlı dolu, yaşam dolu bir gezegende yaşıyoruz. bu kadar ayrı canlı türü nasıl var? bu içinden çıkılmaz çokluğu açıklamanın üç farklı yolu var:
1-doğal koşullara uyum gösterme yetenekleri sayesinde ortamlarına göre adapte olanlar bu çokluğu oluşturuyor. pek çok sayıda değişim mekanizması fraksiyonu bulunmaktadır. darwin’den sonra yeni yaklaşımlar çıkmıştır. (genetik sürüklenme vs.)
2-türleşme fikrine soğuk yaklaşan ama değişimi de hepten reddedemeyeceklerini bilecek kadar dünyayı ve bilimi tanıyan bazıları da alt değişimleri, cüz’i salınımları kabul ederken, ana formların yoktan var olduğunu söylemektedir. mutasyonun bariz varlığı ile mücadele edememektedir. o yüzden “ufak tefek” değişimlerin sadece var olduğunu söylerler.
3-milyarlarca canlı türü, önce en basitleri, sonra daha karmaşıkları, her yirmi otuz yıla yeni bir tür denk gelecek biçimde, diğer tüm canlıların gözleri önünde, tanrısal olarak gökten çiftler hâlinde indirilmiş ve ensest, yani kardeşler ile çiftleşerek yayılmıştır ve doğaya rağmen hiç değişmemiştir.
üçüncü seçenekteki bariz saçmalığı görüyorsanız evrimin alternatifine doğru bakıyorsunuz demektir.
evet, her yirmi otuz yıla yeni bir canlı türü tekabül ediyor.
evet, yaratma denen gökten indirilme hadisesi, diğer canlıların gözleri önünde olmaktadır. mesela gümüş sırtlı goriller, gökten karı-koca hâlinde inen, yetişkin bir ceylan çiftine doğru bakmaktadır ve “yine bir çift yaratıldı” diye düşünmektedir. inecek olan canlı çifti tamamen sürprizdir. bazen eski yılanlara yeni bir güncelleme, bazen böcek, bazen de kuştur ama hep eski örneklerinden daha gelişkindir nedense.
soyun devamı için her yeni çiftin kendi bebekleri ille de dişi ve erkek olmak zorunda, aralarında çiftleşmek, evet, ensest ile üremek zorundadır, insan dâhil.
yani tanrı değiştirmeyi beceremiyor da baştan yenisi mi gönderiyor? bu çok insansı bir bakış değil mi? revizyon masraflıdır, malum.
yukarıda tarif ettiğimiz çok benzer iki tür bile ayrı ayrı gökten inmektedir. yani rengi azıcık açık ve boyu azıcık uzun olan bir böcek türü, sırf diğeri ile çiftleşmiyor diye müstakil biçimde ayrıca var edilmiştir.
en tuhafı da ilk yıllar basit formlar inerken, tek hücreliler gibi, ilerleyen yıllarda balıklar, kurbağalar, sürüngenler, kuşlar, memeliler… şeklinde bir gelişmişe doğru indirilmektedir. yani niçin yoktan var olurken gelişmişler az gelişmişten daha evvel değildir? yani tanrı az kompleksten çok komplekse doğru sıraya dizip tuttuğu türleri zamanı geldikçe dünyaya fırlatmaktadır, öyle mi?
bunlara ek olarak, evrende big bang’ten beri bulunan mevcut madde ve enerji korunurken, big bang’in yaratıcısı, canlıların evren oluşumundan on milyar yıl sonra oluşmaya başlayacağını önceden öngörememiş midir de sonradan devamlı ek madde takviyeleri ile eklemeler yapmaktadır?
bunlar fevkalade nâzik mevzular.
bütün bu tiyatroya inanan kentli inançlı, yaratıcıyı ne kadar düşürdüğünü fark etmemekte, o’nu, müdahaleye gerek olmayan bir evren yaratamayacak seviyeye indirerek, eksik ya da yanlış yaratılmış olan evren için aktif bir düzeltici bir konumuna indirmektedir. yaratıcıyı mükemmel seviyeye çıkartana da “kâfir” gözüyle bakmaktadır. mükemmel ve değişmeyen şey canlılar mı olmalıdır, tanrı mı? çünkü ikisinden biri değişiyor olmak zorundadır.
desek ki mükemmel, yani kemal, yani tam olmadığı için, yani eksik olduğu için devinen şey de doğa. var mı bir şeytanlık?
bu sorular uzar tabii ama şunu belirtelim ki “gelişmiş” kelimesi kompleks anlamındadır. mesela güya insan en kompleks canlı ama en basit canlı yani bir virüs bile insanı dövebilmektedir. yani demek ki kompleksleşme ve biyokimyasal uzmanlaşma şeklinde iki farklı evrim var ve birisini diğerinden daha iyi kılan bir şey bulunmuyor. yani karasinek, hayatta kalma konusunda mesela kendisinden çok daha kompleks bir memeli olan pandalardan daha iyi durumdadır. yani sinekler evrimini kompleksleşme yönünde değil, biyokimyasal uzmanlaşma yönünde yapmıştır. ve kimse sineğin insandan daha aşağı bir mahlûk olduğunu söyleyemez. soylarını da tüketemez.
dünya tarihinin en meşhur false dilemma’sına hoş geldiniz. ya yaratılışmış-mış ya evrimmiş-miş. dört ihtimal var:
1-tanrılı, evrimli evren. (yaratımın var etmeyi, değiştirmeyi, dönüştürmeyi kapsaması)
2-tanrılı, yoktan oluşçu evren. (tarih boyu gökten düşen milyarlarca canlı çifti)
3-tanrısız, evrimli evren. (natüralist paradigma, entropinin olduğu bir evrende evrimi açıklayamaz)
4-tanrısız, yoktan oluşçu evren. (atom altı düzeyde veya big bang’te olduğu gibi ani varoluşlar)
evrim bahsini daha detaylı okumak için sinan canan, caner taslaman ve enis doko’ya bakılmasını öneririm ama yalnızca evrim konusunda 🙂
bu metni okuyanın şempanze, karga veya ahtapot olmadığını varsayıyorum. bir canlıya ‘insan’ dedikten sonra -ne menem şeyse artık o- otomatikman eşref-i mahlûkat mı olmuyor, en zeki canlı mı olmuyor, düşünen hayvan mı olmuyor… hiçbirisi değildir efendim. bunların hepsi, ondaki potansiyel ile ilgilidir. ve bu potansiyel de herhangi bir fertte doğuştan bulunan değil, insan türü içindeki ekstrem potansiyeller içindir. insanın en garip tarafı, olunabilen bir şeydir. beşer olarak doğulur ama genelde insan olarak ölünmez. mevlâna bu hedefe insan-ı kâmil demiş, nietzsche, ubermench. yani bir kedi doğduğunda kedidir. ve hayatı boyunca da kedi olmak için gayret sarf etmeyendir. sadece yaşar ve bu hayatta kalma işiyle tüm diğer kedi kardeşleriyle aynı mertebede yaşar ve ölür. hiçbir kedi diğerinden daha iyi değildir ve daha kedi. insanın belki de en garip tarafı geniş bir saçılım göstermesidir. birbiriyle üreyip verimli döller verme yeteneğine sahip çok farklı “insan” fertleri bulunur ve bunlar zekâ, ahlâk ve görünüş açısından geniş bir spekturuma dağılır. ümraniye sapığı diye bilinen canlı ile einstein’ın aynı tür içinde olması gariptir. genlerinin %99’undan fazlasının aynı olması da.
gelişim arzusunun içimizde doğuştan var olduğunu da biliriz. hatta benim teorim o ki o değişim çığlığı susturulursa, yani insan olma potansiyeli yok sayılırsa depresyon başlar. depresyon bir işarettir. başka bir hayat, başka bir oluş olduğuna dair bir işaret, içsel bir şikâyettir.
hep verdiğim örnektir, antidepresan verilerek depresyona girmeleri engellenmiş göçmen kuşları mutlu mesut ölürler göç etmedikleri için.
depresyona girin ki göç edesiniz!
bir sivrisinek yumurtadan çıktığı an dişisini erkeğini seçer, boşaltır, beslenir, dinlenir, avcılardan kaçar hâsılı hayatta kalır. insan denen mahlûkun, yani bizlerin, nietzsche’nin “pembe yanaklı maymun” dediğinin ise tuvaletin yerini öğrenmesi yıllar sürer. o yüzden bizde hayat boyu devam eden bir gelişme var. yani biyolojik komplekslik silsilesinin en yükseğinde doğmak çok fazla bir anlam ifade etmez bilkuvve insan olmak, bilfiil beşer olmak dışında…
işte sartre’ın çıkış noktası buydu varoluşçuluk derken. insan dedi, doğuştan ne işe yarayacağı belli olmayandır.
doğrudur da bir açıdan çünkü insanın özü filan dediğimiz şey hep değişir. hiç oturmaz. kesin bir fıtratı filan da yoktur. ya ne vardır? baştan, sıfırdan, kendisini inşa etmesi, çizmesi.
sartre’ın çizgisinden burada ayrılıyorum. sıfırdan çizilen bir tablo, bir boş levha (tabula rasa) değildir. bir ham öz vardır. işte inşa ederken, peşinden gitmesi, tamamlaması gereken yarım inşaat odur. yarısı yapılmış bir resim gibi, geri kalanını kendisi çizer. boşlukları kendisi doldurur.
hayata bakınca görürüz ki bir şeyleri değiştirebiliyoruz ama sadece bir şeyleri.
değiştirebildiğim ve değiştiremediğim şeylerin ne olduğu sıklıkla karışıyor. ayırmak, emek istiyor. benim elimde olanlar sanki bazen değişmez bir kader gibi görünüyor da uzaktaki lüzumsuz mevzulardan kendimi sorumlu tuttuğum oluyor.
boyum, güzelliğim, ailem, memleketim, soyum, anadilim, zekâm, sağlığım benim elimde değil. maruz kaldığım birer külli kaide, külli irade.
eşim, dinim, yaşadığım şehir, konuştuğum dil, intihar etmiyor olmak, duygularım, arkadaşlarım, mesleğim, giyimim, hayatımda tuttuklarım ve kovmadıklarım benim seçimlerim, cüz’i iradem.
seçtiklerimi seçmiş olduğumu inkâr ediyorum kimi zaman çünkü korkuyorum özgürlükten ve güçten, hayatımı yönetiyor olmaktan ve kendimi inşa etmekten. o yüzden masum bir kurban olarak onu bunu suçlayarak korkakça yaşamak bana rahatlık ve huzur veriyor.
bazen de beni hiç ilgilendirmeyen kadersel ve külli meselelerle meşgul oluyor, boşuna saç yoluyor, parmak ısırıyorum. minicik gücüm imkânsızlar için gereksiz bir şikâyet ve öfke içine giriyor ve kronik “keşke” stresleri ile erken yaşlanıyorum.
hayattaki en büyük sır ve bilgelik budur ki eski bir duadır; revize ettim; değiştirebileceklerim ve değiştiremeyeceklerim arasındaki farkı görebilmek için akıl, değiştirebileceklerim ile yüzleşebilmek için varoluşçuluk, değiştiremeyeceklerim için de stoacılık -ve tevekkül- gerekiyor.
elimde olmayanlar ile övünmek, zavallı ve beceriksizlerin yaptığı, emeksiz bir avuntu biçimidir. mesela soy ile övünmek… birisine elinde olmayanlar için övgüde bulunmak kaderini övmektir. mesela güzellik, yakışıklılık… yani ancak emek ile övünebilir ve emeksizliği, tembelliği, korkaklığı yerebiliriz.
değiştirebileceklerim ile yargılanmak, ahlâksız veya ahlâklı sayılmak, övülmek isterim. yakışıklı olduğum için değil, iyi hissettirdiğim için sevilmek… babam zengin, soyum köklü, ben güzel gözlü isem bana ne ve sana ne! bunlar ben değil; maruz kaldıklarım…

“ben” seçimlerimim; “sen” derken, seçimlerindir kastettiğim.
yani yaşamaya başlamak anı aslında seçimlerim ile oluyor. yoksa hayatta kalmak ile ömür tamamlanır. işte maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en aşağıda barınma bürünme, yani dünyanın savaş bölgelerinde olduğu gibi kıvranış ve hayatta kalış var. yani, fizyolojik ihtiyaçlar. daha sonra, güvenlik ihtiyacı. yani, korunma bir nevi… sosyal ihtiyaçlar gelir sonra. aidiyet gibi, dostluk gibi… sonra saygı görme ihtiyacı gelir. değer ister yani insan. en son, en üstte, beşinci katta ise kendini gerçekleştirme dediği şey vardır. aslında herkesin sıralaması farklı olabilir. ama gördüğünüz gibi yine bir yükselişten bahsetmiş.
ahlâk konusunu konuşurken cemiyete ödevlerimiz ile kendimize karşı ödevlerimizi ayırmıştım.
kimlik, yani cemiyetin nasıl gördüğünü dikkate alma ile
kişilik, yani içeriden kendimizi nasıl gördüğümüzü dikkate alma ile
kendilik ise nasıl olduğumuzu dikkate alma ile oluşur. oluş… görünüş değil oluş…
o yüzden maslow’un ihtiyaç olarak uydurduğu sosyal ve saygınlık kısmını tamamen iptal ederek lüks sayıyorum, kendilik hedefine koşmayı en bilgece hedef sayıyorum. çoğu kişi kimlik oluşturamadan ölür gider, bazıları oluşturduktan sonra. ama çok az kişi kişiliğin peşinden koşar. pek azdır ve kıymetlidir ve inşa edebilen azdır. ama… ama kendilik… en yüksek ödev ve gaye olabilir. o, içimizde nüvesi konmuş olan yarım inşaatı tamamlamak…
seçimlerim beni var kılar ama nerede? işte nerede var olmak istediğim önemli. tek gayem ekranda iyi görünmekse, kabuğumun gölgesidir kafama taktığım; bir nevi kimlik. ailemin beni nasıl bildiği ise, kabuğumdur bu sefer; bir nevi kişilik. kendimin nasıl göründüğü değil, nasıl olduğu ise, gayem, hedef özüm; yani kendilik.
o yüzden görünmek varoluşundan, olmak varoluşuna bir hicret…
seçimlere dönersek… seçebildiklerim için varoluşçu sonsuzluğu dikkate alabiliriz. seçemediğimiz kaderlere ise stoacı yaklaşımı…
filancanın falancanın varoluşçuluğu da var ama ben kendiminkini anlatayım.

üç tip vâroluş var demiştik.
taş, toprak ve kuru yaprak, su, ateş ve havanın varlığı cansızdır. öyle idik bir zamanlar. hatırlamıyoruz. yani, cansız. cansızın tek ödevi çözünmek dağılmak, çürümek, düşmek. ilk varoluş şekli çürüme.
ikincisine canlı veya beşer denebilir ki bakteri ile suyun farkıdır kendisi veya ölü karınca ile dirisinin. taş toprak düşer de kedi ve kuş hareket eder. yani canlı olan her şey ürer, hayatta kalmak ister, çürümeye direnir ve korkar. sizin insan dediklerinizin çoğunun da varoluş biçimi budur. yer, içer, uyur, ürer, ölür. yani hayatta kalır. ikinci varoluş şekli hayatta kalma.
ilki evrende çok fazla, ikincisi bizim gezegende bile belli yerlerde, üçüncüsü ise son derece nadirattandır. beşer olarak doğarız hepimiz ki bu da hayatta kalma hâlimiz. şayet başarabilirsek, kendimizi inşa ederiz, yaratırız, kendimiz oluruz, var oluruz, “ben” diyecek gücü buluruz veya diğer deyişle, insan oluruz. üçüncü varlık biçimi yaşama ki hayatta kalanların çoğu gerçekten yaşamaz. yaşamaya hayatımızın belirli bir evresinde başlarız. yani beşer doğar, becerebilirsek insan ölürüz. işte bu bizim elimizde olan varoluş biçimidir çünkü diğerleri inşa edilmedi, maruz kalındı. doğamız gereği etimiz çürümekte ve tenimiz hayatta kalmaktadır ama ruhumuzda bir “ben” olma potansiyeli vardır.
anne rahmi denen cennetten, yarı cennet olan memeye, oradan da çeyrek cennet olan aileye düşeriz ve tedricen dünyanın kucağında buluruz kendimizi. ana rahminin sonsuz huzurunu özleriz. mutlu bir akvaryum balığı olduğumuz dokuz ayı… ama dünya hiç de öyle değildir ve yaşadıkça dört dehşet verici varoluş hakikati ile başımız belaya girer. ya bunları inkâr ederek uyuşmalı ve mutlu akvaryum balığı hayali ile yaşamalıyız ya da uzayda savrulmakta olan bir yarım elma olduğumuz gerçeğini kaldırmalıyız. kaldırmak kelimesi kritik çünkü bu dörtlü okşanmak için değil, katlanmak için var.
çoğumuz işte farkında olmadan bu dört anksiyeteyi inkâr etme uğruna hayatlar kurar, iş kurar, âşık olur, evlenir ve hatta çocuk yaparız. fakat bu pis çete tehlikeli ve yapışkan olduğu için yakanızı bırakmaz ve her yastığa başınızı koyduğunuzda sizi boğmaya yeltenir. çözüm, yüzleşmek…
yaşamın ortasındaki ölüm…
hürriyete mahkûmiyet…
mutlak yapayalnızlık…
anlamsız, manasız hayat…
(güncel yorum; bu liste güzel, hoş ama ölüm, özgürlük, anlamsızlık diye bir liste hazırlamak, yalnızlığı ölümün içine sokmak daha derli toplu görünüyor son yıllarda.)
hayat… hayatta kalıyoruz veya yaşıyoruz… ölüm… ölüyoruz… var mı farkı? zıt anlamlı gibi dursa da ölüm ve yaşam bir nevi eş anlamlıdır. “yaşıyorum” demekle “ölüyorum” demek arasında fazla fark yoktur çünkü ikisi de bir ömür sürer. yetmişinde mezara girmiş birisinin ölümü yetmiş yıl sürmüştür. can çekişmesi de.
ölüm, dört dehşetin ilki ama herkesin kendi krizi farklı olabilir. kimisi için özgürlüğe mahkûmiyet zorken, kimisine ölüm fikri zordur.
en kabul etmiş görünenlerin bile belirli bir oranda derinlere gömdüğü, yüzleştiği veya yaklaştığında haftalarca kâbusunda gördüğü beyin sivilcesi işte budur: ölüm!
korkunçtur çünkü planlarımıza kayıtsızdır.
moralli gencin ölümü çok yıkar bizi çünkü o bile ölebiliyorsa bizim gibi içi geçmişe neler olmaz? güzel genç kadının ölümü daha da sarsar. güzel genç kadın mutluysa, en çok o sarsar çocuklarınkinden sonra.
kaçmak için yaptıklarımız arasında en yaygını âşık olmak olabilir ki yarattığı illüzyon başka şeyde yoktur ve en etkili uyuşturucu, en etkili susturucudur. âşık oluruz, ne ölüm kalır ne şu ne bu…
ölüm anksiyetesinden en yaygın kaçış biçimi evlenmek ve çocuk yapmaktır ki sizi hatırlamakta olan bir kandaşınız sizi bir nevi ölümsüz kılar ve siz ölseniz bile toprağınızı sular, sizi anar. çocuk, ölümü unutturur. biri değilse de dört beş tanesi hayatı bile unutturur. çocuk, unutmak ve hatırlanmak için yapılan bir şeydir.
resim yaparsın, müzik yaparsın, roman yazarsın izin kalır, fotoğrafın kalsın diye çekinir durursun, beyazlarını kapatırsın, kırkından sonra bıyığını kesersin, yetmişinde ruj sürersin ve ölüm bir nevi dağılıverir.
“hayat tamamlandığında, ölüm korkunçluğunu yitirir.” der, nietzsche. gidin ve yaşayın. sevin, sahilde çıplak koşun, yağmurda ıslanın, yardım gönüllüsü olun, gezin, sırtınıza ejderha dövmesi yaptırın, balkondan bağırın, ellinizde okul okuyun, altmışınızda dağa çıkın, sokakta deli taklidi yapın, yirmi yıldır sakladığınız şiirleri gün yüzüne çıkarın, çocukluk aşkınızı arayıp itiraf edin, sokak şarkıcılarının önünde dans edin.
şu illüzyondan kurtulun: doğarız, büyürüz, yaşlanıp ölürüz. hayır! ölüyken doğarız, yaşamın en keyifli, en lezzetli, en orta yerinde de küt diye yığılırız. yaşam bu yüzden güzel. ölüm sürpriz olmasa yaşam da tatsız olurdu.
korkmayın, ölümü tattık ama hayat hâlâ giz.
hayat sadece ölümden sonra değil, öncesinde de var. inanın, yaşayın!
hanımefendi der ki: “beni bu hayata sen sürükledin!”
varoluşçu der ki: “bu hayatı seçtiğim için pişmanım.”
“kurban rolü” derler… esaret altında olduğumuz pozu bizi rahatlatır. güya özgürlük istermiş gibi konuşuruz konu açılınca ama kaideler içinde tutuk olmak, uzayda savrulan yarım elma olmaktan yeğdir. hürriyet sonsuzken ne yapılır ki? tüm eylemler kendi sorumluluğumda olacak ve suçlayacak bir baba, koca, patron, iş, şehir, hayat bulunmayacak ve özgürlüğün bedelini bu her yaptığımı, bile isteye yaptığım fikriyle ödeyeceğim. o yüzden derhal inkâr etmeli ve yalan bir esaret yaratmalıyım. bahaneler üreteceğim bir kafes hayatı bulmalıyım.
işte o koca sartre bu konu için şunu der; “özgürlüğe mahkûmuz!”
fromm da şu kitabı yazmıştır: “özgürlükten kaçış.”
mesela bir arabaya binmek istemiyorsunuz, üç adam sizi karga tulumba alıkoydu, zorladı. bununla kafanıza silah dayanması aynı şey mi? sartre “hayır.” der çünkü ölümü seçebilirdiniz, hürdünüz. yani “mecburum” derken yalan söylüyorsunuz. hatta siz ısrarı, ricayı da mecburiyet sayıyorsunuz.
beyefendi der ki: “bu şehirden bıktım.”
vâroluşçu der ki: “o zaman git.”
gidebilirsiniz ama kalmayı seçiyorsunuz. öyleyse şikâyet etmeyin ama eleştirin.
“sevgilinizi terk edemiyorsunuz.” değil, etmemeyi seçiyorsunuz. intihar etmekle bile tehdit etse siz katil olmazsınız çünkü varoluşçu şunu der:
“herkes kendi duygu ve davranışlarından kendisi sorumludur.”
işte bu yüzden beni kendine âşık edemezsin, beni kızdıramazsın, küstüremez, arkadaşım olamazsın, şayet ben dilemezsem. ben izin verdiğim için buradasın ve ben tercih ettiğim için yas tutuyorum terk edişine. duygularım tek yönlü fışkırır kellemden dışarı, girmez kulaktan içeri ben dilemezsem izinsizi. sen bana kendimi iyi hissettiremezsin; ben kendimi iyi hisseder, istersem seni de alet ederim…
şöyle şeyler duyuyorum; hoca beni ağlattı! o kadar acı bir tablo ki… ağlayan kendi kendine ağladığının farkında bile değil.
“ailemden iyi terbiye aldım.” demez varoluşçu. uyandığı yıl yıkmıştır geçici inşaatı. “ben kendim çizdim kendi karakterimi, kendim istedim de oldum olduklarımı ve istemedim de dönüşmedim olmadıklarıma! kendim…”
der!
ailenin dini hak, mezhebi haklı, milletin köklü, dilin derin, babanın takımı şampiyon, biz hep iyi! bu muhteşem tesadüfler, sürünün otomatik karar refleksleridir ve hürriyet için harika uyuşturuculardır. sen seçtin ve seçebilirsin. şüphe et ve başla. çünkü maalesef;
özgürlüğe mahkûmsun!
yalnızız…
savaşırken, sevişirken, ölürken ve doğmamışken de…
en sevdiğimiz ile sarılmış hâldeyken, etrafımızda on tur koli bandı ile sarsanız bizi ve aynı saniye ve salise öldürseniz, yine de yalnızız. pascal ne der?
yapayalnız ölürüz!
aramızda hep bir kapanmayan boşluk, hep o tuhaf uzayda sürüklenen yarım elma imgesi ile yaşar ve duvarlara kafamızı ve sıvaları çatlatana kadar alnımızı vururuz yalnızlığı unutmak ve tezat ki yalnız kalmak için.
işte dört dehşetin üçüncüsü budur ve bir stadyumda da yalnızız, orduların içinde de, çölde olduğumuz kadar. bunu fark ederiz ve akvaryum balığı olduğumuz cenin günlerimizi özleriz. sonra kıvrılırız, büzülürüz ve hüzünleniriz. yanımızdaki ile bir değilizdir çiftleşsek, çiftlensek, birleşsek de. değiliz…
yapayalnız yaşarız!
âşık olmak da hep olduğu gibi iyi bir illüzyondur.
illüzyon ne demek? tavşanın çıktığı yeri şapka gibi göstermek. işte birliktelik illüzyonu ile ortak hesaptaki sosyal medyalarınız, sarılmış bin kareniz, aynı renk giyimleriniz, bir elmanın iki yarısı pozlarınıza rağmen aranızdaki bitimsiz mesafenin farkındasınız ve “ben” kelimesini aldatma telakki edişiniz, birbirinizin telefonlarını, günlüklerini rahatlıkla karıştırıyor olmanıza rağmen yalnızsınız hem de yapayalnız. iki ayrı “ben”in suni toplamı ile plastik bir “biz” imitasyonu olmuşsunuz ve kabahat ve iftiharları grupça göğüslemek kendinizi unutmanızı ve anksiyetenizden kurtulmanızı sağlıyor. şunu da barizce biliyorsunuz ki “ruh eşim” dediğiniz sevgilinizden çok farklı düşünüyor ve deneyimliyorsunuz. birbirinizde hiçleşmek için harcadığınız emeği dikkate almazsak pekâlâ farklı hayatlardan gelmiş iki apayrı bireysiniz.
önce şu ağzınıza yapışmış “biz” lafından ve siz olmayanlara kullandığınız “siz” hakaretinden bir kurtulun hele. ben dediğiniz şeyi yaratmak uzun sürebilir ama önce kimlikten sıyrılıp kişiliğe, kişilikten de kendiliğe hicret edin. vicdanlarınızın etrafına kırmızı, sarı, yeşil yuvarlaklar çizin ve kırmızıdan içeriye kırk yıllık eşinizi bile sokmayın. orası sizsiniz. oraya -iyi niyetle bile olsa- ayak basan sizi işgal eder.
cennet ve cehennem biletleri de teker kontenjanlı, biliyorsunuz.
tıpkı ölürken olduğu gibi,
yapayalnız doğarız!
işte hayatta kalmaktan yaşamaya yani beşerden insana olan tekâmülde varoluşun 4 dehşeti ile yüzleşmek gerekir ki bunları da dört ayrı romanda anlattım.
1-ölüm ki ancak mezarda geçireceği bir gece ile ölümü sahiden anlayacağını ve intihardan vazgeçeceğini biliyordu bilge, palyaço’nun.
2-özgürlük ki hapishane, tımarhane ve aşkın esareti arasında deliren bir şizofren, özgürlüğün gerçek yerini aramıştı.
3-yalnızlık ki öteki olarak sürü içinde ve ötekiler içinde başka bir öteki ile bile kalabalık olmak, yalnız olamamak anlaşılmıştı bir adem tarafından.
4-anlamsızlık da ancak bir çürüme ile anlatılabilirdi, anlatıldı.
yani her vâroluşçu dehşet için sırasıyla birer roman yazıldı ve her dehşete ayrı ayrı odaklanıldı. kendime “vâroluşçu yazar” dememdeki asıl sebep fert-dünya çatışmaları yerine vicdan-fert-cemiyet arasındaki gerilimleri 4 dehşet üzerinden anlatıyor olmam ki bu yüzden bin okunup bir yazılmalı ve yazılan kitap kesilen ağaca değmeli, demiştim. yüzyıllardır evcil olan romanı da bu yüzden silahlandırmıştım.
dört dehşet ve varoluşçuluk, bizi zorla seçim sandığına sürükledi. bir de kendimizi seçiyor sandıklarımız var. stoa konuşalım… ama onun bunun değil, benim stoa’mı.
stoa felsefesi roma kökenlidir ve bir nevi hayatı fazla ciddiye almama mektebidir. seneca, zenon, kleanthes, khrysippos, panaitios, epiktetos ve marcus aurelius’a bakabilirsiniz. bunlardan özellikle epiktetos adeta bir derviş gibidir ve eskiden köledir. hiç umursamaz değiştiremeyeceklerini. keyfine bakar bir nevi.
şu ilkelere indirgeyebilirim stoacı duruşumu ki zamanında çok işime yaramıştı çıkmış bir krizde.
olmuş olan her şey yalnızca uzayda birkaç nesnenin yer değiştirmesidir. anlamı veren biziz; dilediğimiz anlamı verebiliriz.
‘hep’ kelimesi bir illüzyondur. olmuş olan her şeyin bir adedi vardır. (hep başıma böyle işler gelir, denmez yani; bu bir tikeli tümelleme ve kötü bir tümevarımdır. bu iş başıma yirmi kere geldi denir ki bu “hep” demekten çok farklıdır.)
‘hiç’ kelimesi bir illüzyondur. ‘şimdiye dek olmamış’ olan bir şeyin bundan sonra olmayacağına dair bir kesinlik yoktur. (şimdiye dek sıfır kere olmuştur)
aslında hiçbir şeyin uzun vadede iyi veya kötü olduğunu bilemeyiz. yalnızca dar alanda zevkli veya acılı olduğunu bilebiliriz. iyiyi tespit edebilen bir ölçüm aracımız yoktur. tahmin edebiliriz.
hiçbir şey boşa gitmemiştir. hayatta her şey her şeyi muhakkak değiştirir. olmuş olan her şey, kendisinden evvelki her şeyin bir sonucudur ve kendisinden sonra olacak her şeyin sebeplerinden biridir. (her şey her şeyin bir sonucu ve her şeyin bir sebebidir.)
‘aksilik’ kelimesi bir illüzyondur. gerçek, istendiği gibi olmamasıdır. isteklerimizin de iyi/kötü veya doğru/yanlış olduğunu bilemeyiz. sadece istediğimizi biliriz.
yapabileceğimiz bir şey yoksa olan biten her şey doğa harikasıdır. kayıtsızlık, merak veya zevk ile izlemeliyiz.
‘mükemmel’ ve ‘kusurlu’ kelimeleri illüzyondur. bunları ölçebilecek araçlarımız bulunmuyor. yalnızca tahmin yürütebiliriz.
‘neredeyse’ kelimesi bir illüzyondur çünkü bir şeyin hiç olmaması ile son anda kaçması arasında bir fark yoktur. bir şey ya tam olmuştur ya hiç olmamıştır. (kader konusuna bakınız.)
geleceği bilmediğimize göre verdiğimiz hiçbir karar o kadar da doğru veya o kadar da yanlış değildir. düşünüp durmayın, bir karar verin işte.
bu bakış çerçevesinde, yani ilk önce dört dehşet ile hürriyetimizi ve seçebileceklerimizi konuştuk, sonra stoa ile kafaya takmayacaklarımızı… özellikle bu ikisi arasındaki farkı net görmek işin kritik kısmı.
bana bundan on yıl önce hayatın sırrının hacmini sorsalar, yüz ansiklopediye ancak sığar, derdim. kör gözüm, sağır kulağımla ve yarısını henüz bitirmiş olduğum ömrümle sırrı fısıldayacağım buraya. buraya, bu ufak karalama köşesine… sır o ki sayıklamamı sahiden anlatabilirsem dikkatli kulaklara, berhudar öleceğim ve gideceğim köyde, kendimi bir şeyler yapmış göreceğim.
birçokları için sır, “inanırsan olur!” gibi saçmalıklar olabilir ki bunlar benim için de sırdı, on beşinci yaş günümü kutlarken. “insanları sevelim!” veya “kitap en iyi dosttur!” da olabilir ki ben bunları sır sanırken özal henüz sağ idi.
çuval dolusu acı çektiğimden ve yaşama sevincimi bir kör kedinin yattığı duvar köşesine bıraktığımdan beri toplulukları izliyorum. nereden? aynadan. çünkü ancak ferde bakarak cemiyeti ve cemiyete bakarak ferdi anlayabileceğimi anladım. baktım ve ne gördüm? soyut, idea, fikir, yasa, vicdan ve teorik olarak ortalarda hayalet gibi dolaşan doğrular var. bu doğrular hemen hemen tüm insanlıkça paylaşılıyor, inanılıyor. yalan söylememeli ve yoksulları gözetmeliyiz. insanlara iyilik etmeli ve hayvanları korumalıyız. doğayı sevmeli, çocukları sevmeli, kuşlara gülümsemeliyiz. yani idealize olan bir evren var ve kimse buna muhalefet etmiyor.
balkondan baktığımızda gördüklerimiz çok farklı şeyler ama. pis kokular, acılar ve kötülük görüyoruz. en önemlisi ikiyüzlülük… ölümler, intiharlar, tecavüzler ve kan… işte insan! cenneti varlığı ile elli yılda cehenneme çeviren, yokluğunda cehennemlerin elli yılda cennet olduğu insan. doğada, doğaya zararlı tek şey… kanla, terle, gözyaşı ve emekle tabiata, cemiyete ve nihayetinde de kendine düşman. başlayan ama bitmeyen bir düşmanlık bu… ve işte insan!
çok uzaklara bakmak için kullandığım bir dürbün olduğunu mu düşünüyorsunuz? teleskopumu kenara koyayım ve yanınıza oturup, sizin bakmakta olduğunuz bu güzel dünyaya mı bakayım? çıkartın şu renkli gözlükleri. sizden bahsediyorum ve benden. hepimizden. kötüyüz işte. lamı cimi yok. bu kadar fenalık bir tek hitler’den mi çıktı? cehennemde bir tek hitler mi var? sen de varsın ve merak etme, ben de bir uğrayacağım muhtemelen. yani pembe çerçeveli, çilek kokulu aynalarımızdan kötülüğü görebiliriz samimi bir bakışla. gözlerinize bu yüzden uzunca bakamıyorsunuz. yalnızca makyajınızı silerken tesadüf ediyorsunuz gözlerdeki ıstırap dolu bebeklere. geceleri bu yüzden uyuyamıyor ve huzursuzluğunuzu yenemiyorsunuz. işte ilk anlattığım doğrularımıza, ikinci anlattığım da gerçeklerimize tekabül ediyor.
şu hayatta iki insan grubu bende mide bulantısı yapmıştır; şüphesi bulunmayanlar ve vicdanı rahat olanlar. ben sizin vicdanınızı sikeyim!
sual: ne yapacağız? bu vicdan ıstırabıyla nasıl yaşayacağız? doğrular ve gerçekler apaçık ki çelişiyor. ikisi uymuyor birbirine. doğrumuz başka, gerçeğimiz başka! evet, ne yapacağız?
üç yol bulmuş insanoğlu buna. zekâ ve vicdan seviyemize göre birisini seçiyoruz. doğrularla gerçekleri mutabık gösterme çabalarının ilki olan, doğruları bükme işlemidir. yani “herkes yapıyor; bu devirde rüşvet yemeyen mi var?” cümlesi buna örnek gösterilebilir. ikincisi, geçekleri doğrulara göre değiştirme, yani gerçekleri inkâr etmektir. vicdan alır eline silgiyi, bir güzel siler hafızayı ki örneği çoktur. eli nasır tutacak kadar dayak atmış olan baba, “ben çocuklarıma fiske bile vurmadım.” der ve neticede doğrularla gerçekler müsavi düşer. hatta belki inanır bile buna. sanırım bu teknik en ilkeli oldu.
üçüncüsü ki bu ciddi bir gelişmişlik ister, hayatın tutarsızlığı hakikati ile yaşamak, yani inkâr ve kandırışı bırakmaktır. gerçekleri olduğu gibi, doğruları olduğu gibi tutmak, ikisini birbirine karıştırmamak çabası… bu çaba başlar ama bitmez. öncelikle zordur. savaş ister, kötü olmak ile yüzleşmek ve öyle yaşamak… tutarlılık müptelaları tepki gösterir bu duruma mesela. dediğimizin ve yaptığımızın farklı olduğu söylendiği an, yola girmişiz demektir çünkü hakikat tutarsız olmalıdır. doğruları ile gerçekleri müsavi olan muhakkak birisini yamultmuştur.
gerçekleri inkâr etmeden, doğruları yumuşatmadan, sürünün saldırılarına aldırış etmeden, vicdan ıstırabı ile savaşmayı göze alarak, en önemlisi yeterince “kötü” olabilmek ve öyle kalmak… bu kahramanca yolda bana yoldaşlık etmeye, birlikte “kötü” olmaya var mısınız?
bütün bu anlattıklarım gelişim potansiyeli idi. peki, öyle miyiz? ilerliyor muyuz hep birlikte?
şu veya bu biçimde doğadan kopuk duran tek bir adet şey var: insan. insanın doğadan ayrıksılığı nedendir? bu hep tartışılagelmiştir. her ne varsa o insan denen canlıda, tüm doğada olmayan bir şeyler onda oluyor. garip bir kodla yaşıyor.
bir muhabbet kuşunu gözlemleyin. yüz nesil sonra da gelseniz “ilerlemeli” bir eserden söz edemezsiniz. yapıp ettikleri tümüyle tek bir kuşun ömrüyle sınırlıdır. sadece hayatta kalmasını sağlayabilecek genetik miras mutasyonu içerir, o kadar. ya da köpeklere bakın, balinalara, böceklere, aslanlara… insanın diğer canlılardan en bariz farkının bir “gelişme” sürecine sahip olduğu varsayılabilir. hatta daha da ileri gidilerek insanın bir değer esnekliği içerisinde var olduğu söylenebilir. tüm kediler aynı değerdedir. ama tüm insanlar aynı değerde değildir. demek ki bir yükselme alçalma potansiyeline de sahip. yani devinim, gelişim, tekâmül, evrim, devrim, reform, dönüşüm, metamorfoz… yani demek ki insan doğulan değil, inşa edilen bir şeydir. bıraktığınızda hayvan tezeğine yuvarlanır. bok çukurundan çıkıp elmas da olabilir; olmuşu da çoktur.
“insanlığın bu değişimi ilerleme midir?” diye sormuştuk evvelinde.
içerisine gelişme nüvesi atılmış olan her şey aynı zamanda taliptir bir öz yıkıma. işte insan budur. aslında bundan yüz binlerce yıl önce ilk icadı, bir metali, bıçağa dönüştürerek yapan ilk insan, bu ilk adımı atmıştı. insanlığın çöküşüne sebep olacak olan “gelişim” denen şeyi başlatmıştı. belki de mızraktı ilk icat. yani uzun bir sopanın çok işe yaradığının görülmesiydi. ya da önemi itibarıyla ateşti. o insanların en basiti bile belki günde üç beş patente imza atıyordu. sonra ne oldu? ustalık denen şey doğdu. yani bazı yaşlılar ustaydı ve daha iyi yapabiliyordu ve gençler de güçlüydü. işte tarihin bu ilk usta-çırak ilişkisi doğmuş oldu. ve bu teknikler birikmeye başladı.
teknoloji, “uygulayımbilim” veya “yöntembilim” diye çevrilir. ve ilk icat, teknolojinin ilk ürünüdür. önceleri çok yavaş bir gelişim gösteren teknoloji, özellikle 19. yüzyıldan sonra patlamaya uğradı. tarihte teknolojinin sahip olduğu en önemli sıçramayı yaratan şey, buhar makinasının bulunması ile seri üretime açılan kapı, yani teknoloji için teknolojinin başlaması oldu. ikinci devrim, elektrik ile üçüncü devrim de bilgisayar çağı ile oldu. ve bunlar çok büyük bir ivmelenme sağladı. örneğin 500 yılında yaşayan bir adam, 1000 yılının teknolojisini yaklaşık olarak tahmin edebilirdi. fakat bizler on yıl sonrasını bile görmekte zorluk çekiyoruz. 80’lerde yapılan bilim kurgu filmlerinin çoğunda dokunmatik ekran hayal edilememiş mesela. işte soru şu: bu baş döndüren hıza insan adapte olabiliyor mu?
havayı kirleten, ozon tabakasını delen, nükleer silahlar kullanan, canlıların soyunu tüketen, denizlere kimyasal atıklar boşaltan, radyasyon yayan ekranlara gözlerimizi mahkûm eden, suya florür katan, mutsuzları hapla mutlu eden bir çağda yaşıyoruz. ampul denen icatlar yüzünden normal uyku düzenimiz kaydı ve kendimizi zorla uyanık tutuyoruz. normalde, güçsüz genlere sahip olduğu için ölecek olan insanları aşılarla zorla yaşatıyor ve üreme havuzuna katıyoruz. beş bin yıllık buğdayın genleri bozduk ve glüten sindiremeyen bir insanlığın temel besinlerinin yarısını ıslah edilmiş cüce buğday ile sağlıyoruz. şeker tüketimi yüzlerce kat arttı. günümüzün çoğunu, hiçbir realitesi olmayan bir sanal ekranın karşısında hipnoz olarak geçiriyoruz. hormonlu besinlerle doğal dengemizi bozuyoruz. katkılı şebeke sularıyla beynimizi kirletiyoruz. seksenlerde patlayan bir obezite ve diyabet ile tüm insanlık boğuşuyor. şişman ve kalabalığız. dikkatsiz, aptal ve depresifiz. ve tüm insanlık olarak vahşi ve saldırganız. durmadan tüketiyor, kirletiyor ve çoğalıyoruz. allah’ım, ürüyoruz! her geçen sene ortalama dünya zekâ seviyesi biraz daha düşüyor. çünkü çözüm üretmeyen beyinler gelişemiyor da. yalnızca önümüze konan formülleri harfiyen uygulayan, aptal biyonik robotlara dönüşüyoruz. marx buna “yabancılaşma” diyor. nereye gidiyoruz? toplu hâlde yok olmaya. ilkel insan asla bizim olduğumuz kadar aptal olmadı. ve güçsüz… bu sağlıksız genler ve düşük zekâmızla, sonumuza kaç yüzyıl kaldı? konu başında bahsettiğim kıyamet teorisini mi hatırladınız?
insanlık tarihinin en düşük zekâ seviyesine sahibiz. niçin mi? izin verin açıklayayım…

çağlar boyunca ortalamada, yirmi yaşından evvel bir ikisini dünyaya getirip, totalde 4-6 arası çocuğa sahip olan aileler oldu. eğitimli veya burjuva kesimin daha çok çocuğa sahip olması da beden işçilerinin veya askerlerin sağlık ve ömür sorunları yüzündendi. böylece, çok basit bir suni seleksiyon gerçekleşmiş oluyor, gen havuzundaki zekâ geni frekansı giderek yükseliyordu. yani daha zekinin üreme ihtimali daha yüksek olduğu sürece en basit doğa kanunu gereği, sistem zayıf olanı eliyordu. binyıllar böyle geçti ve ms 1850’lere kadar insan zekâsı devamlı yükseldi. sonra bir şey oldu; kapitalizm, bu temel doğa kuralını tersine çevirmek istedi. “eğitimli” ailelere, aile planlaması denen saçmalık ile kondomları överken, “allah bakarcı”ları aşağıladı. bugün gerçekten de beyin işçileri, beden işçilerine nazaran ortalamada çok daha az sayıda çocuğu üstelik de geç yaşlarda görüyor. tabii, eğitimli anneler üreme sağlıklarının son demlerinde (30-35) hem de sezaryen yaptıkları tek bir adet çocuğun niçin depresif, obez, uykusuz, intihar eğilimli ve narsisist olduğunu bir türlü anlayamadı. üstelik her şey tamdı! sonra, bu “eğitimli” anneler, 15 yaşındaki mültecilerin sokakta yaptıkları doğumlarda sapasağlam, çöpte yaşayabilecek güçte çocukların çıktığını görüp, parmak ısırdı. “her şeyi tam” olan berkcan, haftanın üç günü hastanedeyken, kucağında beş çocukla kaldırımda oturan anne mutluydu. bu nasıl oluyordu? işte kapitalizm, amacına ulaştı. eğitimlilere verdiği “doğum-kontrol” övücü konferanslar işe yaramıştı. bu, iki şeye yol açtı: insan türünde zekâ geni seyrelmeye başladı ve her geçen 30 yılda biraz daha aptallaşan bir tür olduk. basit bir hesapla bir burjuva aile evlenmek için 30 yıl, çocuk için 5 yıl boyunca düşünür de düşünür. bir çocuktan sonra pes eder ve o da evlenmek için 30 yıl düşünür. fakat 30’una gelmeden 5 sağlıklı çocuğa sahip olan bir beden işçisi ailesi, 45 yıl içinde 23 kişi olurken, burjuva aile 3’te kalır. pandaların soyu niçin tükeniyorsa, avrupalının da soyu o yüzden tükenecek. kapitalizm, bugün 8 milyarlık bir köle ordusuna sahip. sırrı da kondomlar. ama hâlâ yeterince aptal değiliz. 2100 yılında 11 milyarlık bir moron ordusu dünya küresini tamamen kaplamış, hizmet ediyor olacak. korkmayın, o günleri sizin çocuklarınız görmeyecek çünkü hâlâ ortada yoklar! ey dünyanın bütün “eğitimlileri”, çocuk yapın! uykunuzdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok. kazanacaksa bir dünyanız var!
şimdi tekrar soruyorum: teknolojik gelişmeler bir ilerleme midir? insanlık çağlar boyunca gelişmiş midir? ilkel insan, sahiden de ilkel midir? yani asıl soru şu; “insanlık nereye gidiyor?”
cennetten kıyamete mi?
eşyadan filozofa mı?
us | 2025 | 9/9 | son tahlil ve terkip
👈önceki bölümü oku dünyanın en ahlaksız pis ve namussuz adamının bir hayvani hırıltısından bir hakikat ışığı çıkıverse gayriihtiyari, onu kapar giderim, arkama bakmam bile. sormam verdin mi, diye. hani…
us | 2025 | 8/9 | eşya
👈önceki bölümü oku “şey”, varlık demek, “eşya” varlıklar. eşyaya bakınca çeşitli şekillerde hareket ettiğini, salındığını, titrediğini, döndüğünü görüyoruz. üç çeşit akış tanımlıyorum, demiştim: çürüme’dir ilki ki uzayda uçuşmakta olan…
us | 2025 | 6/9 | o
👈önceki bölümü oku bu kitaplardaki minik başlıklardan dev ansiklopediler çıkar aslında. kitabın gayesi de meseleyi baştan sona tastamam ele almak değil, bir çırpıda çözmek de değil; başlıkları koymak. şimdi…
us | 2025 | 5/9 | etik
👈önceki bölümü oku önce düzenli bir şekilde tüm haritayı çizeyim, sonra serbest sohbete geçeriz. ahlakın kurgusal ve kılgısal yanları var. bazılarımız iyi insanlardır ve onların iyi insanlar oluşu kadın-erkek,…
us | 2025 | 4/9 | estetik
👈önceki bölümü oku estetik olanla birleşmek, tekleşmek, çiftleşmek, çiftlenmek, birlenmek… aşk… ne çok şey, bilhassa da yanlış şey söyleniyor hakkında. mâruziyet olması hasebiyle ayrılır sevgiden. sevgi bir ölçüde tercih…
us | 2025 | 3/9 | akla dair
👈önceki bölümü oku hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz.…
us | 2025 | 2/9 | bilgesavaşçı
👈önceki bölümü oku bir zamanlar, bir ülkede, ailesi ile bir mağarada yaşayan talip isimli bir delikanlı vardı. talip ablası, ağabeyi, annesi ve babası ile yaşardı. gündüz agoraya inerler, çalışıp…
us | 2025 | 1/9 | mukaddime
ilk baskısı 2020 yılında yapılmış olan us kitabımın 2025’te elden geçirilmiş formunu bölüm bölüm, e-kitap olarak bu sitede yayımlama kararı aldım. dokuz gün, dokuz bölüm halinde yayımlanacak ve tamamlanmış…

kanaatiniz nedir?