us | 2025 | 6/9 | o

yazan:

  • 23 dakikalık bir metin-

👈önceki bölümü oku

Bir kadının içinde bulunduğu toprak ve duman bulutlarının arasında yukarıya doğru uzanarak savaştığı dramatik bir an.

bu kitaplardaki minik başlıklardan dev ansiklopediler çıkar aslında. kitabın gayesi de meseleyi baştan sona tastamam ele almak değil, bir çırpıda çözmek de değil; başlıkları koymak. şimdi gireceğimiz konu da öyle. yani buraya sadece özetin başlığının kokusunu üfleyip geçtim. duruşumu anlatmak istedim.

evren, yaşam, varlık… tüm bu olan bitenleri bir var edici varsayıyoruz. buraya kadar tamam. işte mesele onun sıfatlarını tartışmakla başlıyor. o nasıldır? soru bu. efenim, bilinci, adaleti, gayesi olmayan bir var edici enerji… ya da kitaplar göndermiş ve insanlar için cennet ve cehennem hazırlamış bir var edici. bu ikisi arasında çok renk var.

önce şu “tanrı” kelimesini hâlledelim. sonra da iki konuya gireceğim sırasıyla: ateizm ve kader.

“allah tanrı’nın belasını versin.” demiş necip fazıl. kitaplarında da muhtelif kereler nefretli yaklaşmıştır mevzuya. bunun asıl sebebi türkçe ezan travmamız.

“allahuekber” cümlesini birebir türkçeye çevirmek isteyen şunu demeli: “allah uludur.”

oysa türkçe ezan döneminde bu “tanrı uludur” olarak yapıldı ve bence kriz de oradan geliyor. yoksa kimsenin o güzelim tanrı kelimesi ile bir alıp veremediği olmamalı.

aslında eski türk filmlerinde filan çok da soğuk gelmez “tanrı” kelimesi ama bilhassa yakın dönemde sanki bir çeşit hakaretmiş gibi nefretle karşılanıyor. oysa bir nevi edep tavrıdır, allah’ı kastetmeden ilah demenin türkçe yoludur.

“allah” islam’ın tarif ettiği ilahın sıfatıdır. doğmadı, doğrulmadı, duyar, görür, bilir, ezelidir, tektir gibi tanımlarıyla da sabittir. uluhiyetten gelir.

bazı iyi niyetli safdiller de “tanrı” gördükleri her yeri “allah” diye çevirirler ve bir bakarsınız, ne kadar filozof varsa allah allah diyerek gitmiş. pascal’ın ağzından “allah” filan çıkıyor, muhabirler einstein’a “allah’a inanır mısınız?” diye soruyor, nietzsche “allah öldü” filan diyor… düpedüz saçmalık.

ilah kelimesinin türkçesi “tanrı” kelimesidir ki kuran’da da 34 yerde geçer. evet, “ilah” diye geçer, “tanrı” diye çevrilir. doğrusu da budur. mealini okuyan “tanrı” diye okur.

“lailaheillallah” nasıl çevrilir?

“tanrı yoktur, allah’tan başka.”

var mı sorun?

demem o ki üzerinde düşünürken “tanrı” diye kullanabiliriz. inanırken de “allah” deriz, “yahve” deriz, “manitu” deriz.

kullanılacak kavramların tanımlarını yapalım…

teist, “tanrı var.” der.

ateist, “tanrı var değildir.” der.

panteist, “tanrı doğanın kendisidir.” der.

deist, “tanrı var ama din yok.” der.

fideist, “inanmak için kanıta lüzum yok.” der.

agnostik, “(tanrı) bilinemez.” der.

nihilist, “o işler boş.” der; “anlam yok.” der.

bence bu konuda yapılacak en iyi okumalardan birisi pascal’ın “düşünceler” kitabı. orada din konusunda muhteşem bir açıklamalar görüyoruz.

önce şunu belirteyim, ben tanrı konusunda fideistim. o’nun varlığı için akli kanıtlar aramak ve bulduktan sonra inanmak, inanmak değildir. inandırmak da öyle. marifet de değildir. içinde hissettiğin sevgidir, inanırsın, bu kadar basit… ya da inanmazsın. ikisi de ispatlanamaz ve çürütülemez çünkü kişiseldir. 

ateizm/teizm tartışmalarında en sık rastladığım şey “false dilemma” dediğim hatalı mantık ikilemi. şu var/yok demek ki tanrı var/yok şeklindeki kötü ispatlar.

“evrende filanca hadiseler var, demek ki tanrı yok.” dersen, bir teist “benim inandığım tanrı o filanca hadiseleri yapan bir tanrı” der. o yüzden nasıl’lık konusu mühim.

doğada parmağınızla bir şeyi işaret edip “işte burada bu olduğu için kesinkes tanrı var/yok” cümlesini kuramıyoruz. bunun en bariz sebebi tanımlanmamış tanrı problemidir. bir ateist; “kaos var o yüzden tanrı yok.” dediğinde, bir tesit ona “tanrı kaosu yaratandır.” cevabını verebilir. veya teist; “güzellik var o yüzden tanrı var” dediğinde “tanrı yokken de güzellik olabilir” der. özetle, dış dünyada olan bitenler olsa olsa o’nun nasıllığı hakkındadır, varlığı hakkında değil.

o yüzden tanrı derken neleri kastettiğimizi konuşalım önce.

1-tek (çok olmayan)

2-başsız-sonsuz (doğumlu veya ölümlü olmayan)

3-her şeyi bilen (cahil olmayan)

4-her şeye güç yetiren (güçsüz olmayan)

5 ki problemli maddedir, âdil (kötü olmayan)

bu ilk 4 özelliğinden birisi eksildiğinde tanrısallık yiter. herhangi birisini eksiltmeyi tahayyül ederek bunu kolaylıkla görebilirsiniz. o yüzden tanrı derken hepsini aynı anda var sayıyorum. aslında birinci madde lüzumsuz sayılabilir. tamamını özetleyecek olursak da “sonsuz bilinçli sonsuz güç” diyebiliriz.

beşinci madde, tıpkı euclides’in 5. postulası gibi sıkıntılı. o da ilk dördüyle çoğu geometri teoremini ispatlamıştı da beşinci sorun çıkarmıştı. sonra euclides-dışı geometriler bulundu, uzun konu. işte tanrı’nın bu beşinci özelliğini devre dışı bıraktığınızda, yani kayıtsız bir tanrı çoğu problemi çözüyor.

o bir saatçi; kurdu, bıraktı.

bu konuda en yaygın düşünce hatası tümevarımsal bir şekilde, parçaları üst üste koyarak tanrı fikrine ulaşma çabası. bilgileri aşamalar hâlinde ekleyerek parçalardan bütüne doğru yapılan fikir yığıntısında ortaya çıkan çok garip yaratıcı figürleri olabilir. birden çok olabilir, güçlü olmayabilir, âdil olmayabilir vs. veya ortaya bir bütün bile çıkmayabilir. bu saydığım 5 özelliğin tamamı da oluşturulamayabilir. yani tanrı, tümevarım düşünmeye elverişli değildir. tümdengelim düşünürsek ne olur? yani en baştan beri teorisini kurduğum sezgi âlemi ile irtibatlı olan sezgi yetimiz zaten bu 4 özelliğe sahip olan bir tanrı’yı içe doğma yoluyla buluyor. oradan hareketle parçalara doğru gelinebilir, parçalar sınanabilir.

bu yüzden, “deliller allah’ın varlığına götürüyor.” demezsin, “deliller ile allah’ın varlığı inancım ile müsavi düşüyor.” dersin. burası gayet nâziktir. umarım anlatabildim.

nitekim dinde yer alan tebliğ hamlesi de biraz bu güveni içerir. din tebliğ gelip sıfırdan burhânî delillerle, tümevarımsal bir biçimde, tanrı inşası ile uğraşmaz. tam ters bir yoldan gelir; yukarıdan aşağıya. iki şey der; vahdet ve haşir. böylece içe doğma, bergsoncu institüsyon gerçekleşir. yani hâlihazırda sezilen veri, duyu verileri ile birleşiverir ve artık işin gerisi inkâr veya kabule kalmıştır.

varsayım şu; ıssız adada yaşamış bir kişi bu anlamda bir tanrı’yı salt sezerek bulabilir/bulamayabilir ama tebliğ yani duyuru ile vahdet ve haşir söylendiği an o kişide bir aydınlanma anı yaşanır ve bildiğini hatırlayan bir kişinin farkındalığını yaşar. yani belki de aslında jungcu arketiplerin bilince çıkması gibi bir şeydir bu ki binlerce yıllık kilisesi, bagajı, korkusu, duası var… sinmiş olmalı.

öncelikle şunu netçe ifade edeyim ki din/imtihan göndermemiş yani apaçık görünen bir tanrı’yı konuşmuyoruz. birçok dindarın düştüğü hata budur. tanrı’ya var derlerken kendisini gizleyemediğini iddia edecek noktaya gelirler. bir dindar için matematiksel veya bilimsel bir kesinlikte “tanrı vardır.” demek kati surette mümkün değildir. bunun iki sebebi vardır:

1-imtihan (sırr-ı teklif) ki dinin bu konudaki cevabı budur.

2-ispatın doğası müsait değildir -kant okursanız, göreceksiniz- tanrı var demeye, totolojidir. yanlış veya doğru değil, anlamsızdırş,  wittgensteincı bir okumayla. “tanrı yanılgısı” kitabının yazarı dawkins de aynı hataya düşmüştü. dua testi… şöyle;

bir grup hastaya dua ettiriyor. iyileşme olması durumuna bakarak tanrı’nın varlığı hakkında hüküm verecekmiş aklı evvel. bakalım tanrı var mı?

bütün dünyanın okuyacağı bir kitap bastırıyor ama şuradaki açık mantıksızlığı göremiyor! kör olmuş!

haydi bakalım, tanrı’yı bir oyuna, bir ketenpereye getirelim de var mı yok mu, anlayalım. tanrı da bütün bu olanlara yani onu ortaya çıkarıyor olmamıza şaşkınlık içinde tanık olsun. eli kolu bağlı bunu izlesin. ve sonra da anlayalım, var mı yok mu? ve onun bizim için kurduğu kendisini gizleyip sınav için yaratmış olduğu evren konusunda onun bütün planlarını suya düşürelim! hayret! tanrı da şunu desin “hay aksi! beni deşifre etti dawkins.”

diyelim deneyde dua edilen grup daha çok iyileşme gösterdi. hem bu neyi gösterir? tanrı’yı oyuna getirip o’nun kendisini saklama planlarını bertaraf ettiğimizi mi? yoksa duanın insana iyi geldiğini mi? bu deneyde ispatlanmış tanrı’ya mı inanmalıyım? veya tanrı yok da bu bir tesadüf mü? veya tanrı kendisini ispatlamak için mi bunu neticeyi verdi?

diyelim tam tersi durum… bu sefer tanrı yok’u mu ispatladık? tanrı numara mı yaptı? diyelim dua eden grupla etmeyen grup arasında fark görülmedi… bunda hangi sonuç?

çok saçma çok… yazarken bile bir garip oluyorum bu fikir körlüğüne… yani tanrı’ya yani sonsuz akla, bir su basıncı testi gibi bakılıyor. tanrı’nın varlığı bilimin konusu asla değildir. çünkü bilim daima aynı sonucu veren şeylerle ilgilenir. bu abesi burada kesiyorum.

ne “kesin var” ne “kesin yok” arasında kalmaya devam edecek bir durum… işte o yüzden düşünce düzleminde ikna edecek verileri üst üste koyabiliriz veya karşı argümanları çürütebiliriz. tanrı’nın varlığı bilimsel zeminde tam %50 seviyesinde kalmış ise kendisini gizleyen bir tanrı’ya mutabık düşmüş demektir.

bunlar fevkalade nâzik mevzular.

ek olarak, allah’ın iki ismini hatırlatayım.

ez-zâhir (apaçık görünen)

el-bâtın (gizli, saklı)

inanç düzlemi başka… çok başka… kesin inanılır, iman edilir, sevilir, görür gibi olunur, ağlanır, iç içe hissedilir, dua edilir, gönülden itaat edilir, şah damarından yakın hissedilir, âşık olunur vs. ben tanrı’nın inanç olan tarafıyla tasavvufta olduğu hâliyle kalmasını doğru kabul ederim. tanrı düşüncenin konusuyken başka… düşünerek ulaşmaların tamamı mantık hatası içerir. tıpkı düşünerek yok demenin mantık hatası içermesi gibi.

bir nevi kendisini gizlemeyi, imtihan göndermeyi becerememiş bir tanrı’ya inanır gibi “iki kere iki seviyesinde” ispatlardan söz ediliyor iyi niyetli gençler tarafından ve saklanmaya çalışan tanrı’yı yakalamış bir mağrur eda ile ellerdeki pilot kalem sallanıyor. güya bir tek kalemle bile ispat etmiş… aynısının çay versiyonu da var. tamamen felsefe bilmezlikten ileri geliyor. bir bakıma da zekâ hakareti ama karşı taraf aynı akametin içinde ise alay sayılmaz, beceri meselesi. iyi niyetli işlerin içinde genelde zekâ sorunsalı vardır. yani baştan çöküktür bu “iki kere iki” bedavacılığı. tanrıyla saklambaç oynuyor, sobe derken gözümüzün içine bakıyorlar. bön bunlar.

hatta yine halkı ikna için şöyle şeyler yazmıştır bediüzzaman,

“neredeyse sırr-ı teklif kalkacaktı”

tanrı’yı konuşurken ilk hata, o’nun varlığının çok aşikâr olduğunu iddia etmek. o yüzden bir dindar şunu demeli;

“beyin-doğa ilişkisi o seviyededir ki tanrı görülebilir ama gösterilemez.”

buradaki beyin elbette insana has olan… karınca göremez ve gösteremez, melekler de görür ve gösterir.

yani sen insan olarak yemin edersin ama ispat edemezsin.

ha, dindar olmayan kişi din göndermeyen tanrı’yı ispat ettiğini söylerse, yine ciddiye almam ama çelişkiye düşmüş de olmaz dindar gibi.

bence tarih boyu en bariz tanrı inancı hatası, fazla insansı bir tanrı tasavvuru olmuştur hep. hâlâ da kısmen öyledir. kızar, küser, sabreder, beddua eder, karar değiştirir, sevdiğini yanına alır, sevinir vs. bir nevi gökyüzünden dünyayı, özellikle de bazı coğrafyaları izleyen ve yapılan edilenleri not düşen bir ihtiyar bilge gibidir. buna antropomorfizm denir. mesela sarışın ırkların tanrı tasavvuru sarışın, zencilerinki zenci olmuş. yani insan biçimci bir inanç içinde olmuşlar. ve öteyi beriyi, geçmiş ve geleceği yaratan sonsuzluk olarak değil de lokal, milli mevzularla ilgilenen, bir çeşit milli tanrı tasavvur edilmiş… peki, sizin tanrınız nasıl? erkek mi, sakallı mı, güçlü mü, zeki mi?

o saydığım beş maddeyi hatırlayınız. tanrı derken kastettiğim odur.

delil ve ispat farklı. delil, ikna ettirici, hiç değilse şüpheye düşürücü bir öge sayılabilir ama ispatta kesinlik vardır. ispat konusunu konuştuk. tanrı’nın varlığının da yokluğunun da ispat edilemeyeceğini ispat edebilirsiniz bir nevi. delillere gelelim… var dedirten…

sağlam bir argümandan beklenen alternatiflerine göre daha fazla soruya makul cevap verme yeteneği ve tutarlılığı. bu iki parametreyi önemsiyorum. ve en önemlisi argüman, gözlemleri reddetmemeli.

tanrılı evrenin, tanrısız evrenden daha tutarlı olduğunu, daha fazla soruya cevap verdiğini düşünüyorum. delillendireyim;

tarih boyunca çeşitli isimlerle anılan delillerden benim için önemli olanlardan bazı örnekler vereceğim.

1-hiçbir şey yok ile bir şeyler var arasında bir geçiş yaşandı big bang ile. “hiç” ile “bir şeyler” arasında bir tercih var; tercih varsa tercih eden var. “hiç”i ve “bir şeyler”i aşkın bir tercih eden.

2-sebepler zincirini geriye doğru götürdükçe bir yerde bitmeli çünkü sonsuz, mantıksal olarak çelişkilidir bu doğa için. ancak doğa dışında mümkündür sonsuz, sınırsız. bugün gelmiş ise başlangıçsız bir evrende sonsuz adet yılı bitirmiş de gelmiş demektir ki sonsuz, bitebilici olmadığına göre evren sonsuzdan beri var değildir. aynı sebeple evreni var eden güç evrenin dışında olmalı yani bu panteizm için de antitezdir. (doğada madde sonsuza kadar bölünmez; zaman da öyle. evren sonsuz değil, çok büyüktür. madde miktarı sonsuz değil, enerji de. elbette yıldız sayısı da gezegen sayısı da öyle…)

3-bilincimi var eden ben değilim. bilincimi var eden, tıpkı benim ölü eşyadan üstün oluşum gibi üstündür bilinçten.

4-evrende güzel ve tasarımlı şeyler var (ve onların güzellik ve tasarımlılıklarını anlamamızı sağlayan az güzel ve az tasarımlılar da.) güzellik ve özellikle de tasarım bir yapıcı ister. (tasarım sağlam, işlevli ve estetiği optimize etme işidir ve evrimsel tasarımı da kapsar)

5-tüm evren eşit miktarda bilinçlilik ile dolu değildir. daha bilinçli görünen şeyler (sinek anatomisi gibi) ve bilinçliyi bilinçli gösterecek daha az bilinçli şeyler (dağılmış taş toprak gibi) vardır. yani kolaylıkla gelişigüzelliğin doğasını anlayabiliyoruz. karşımıza çıkan bir şeyin arka planındaki bilincin varlığını çok rahat sezebiliyoruz. bu sezgi doğuştan ortaktır. sabah evden çıkarken paspasınızın üstünde bir kâğıt parçası ve üzerinde soru işareti görseniz bunun bilinçsiz (tesadüf, gelişigüzel, rastgele) olmadığını bilirsiniz. o yüzden bir kuşa bakınca (evrimle, şununla bununla da olsa) bir planlama olduğunu anlayabiliyoruz.

son maddeyi de ben eklemek istiyorum.

6-evrim ve entropi yani iki ayrı yöne bakan iki fizik yasasının iç içeliği iki ayrı töze ve canlı hayata sebep olur. ikisinin birlikte olduğu yer hayattır. birisi gelişime, birisi çürümeye doğru gider ama bir canlı ömrü boyunca, birbirine katlanan, birlikte var olan iki yasadır bunlar. doğduğu günden beri sönmeye devam eden evrenin on bir milyarıncı yılında gelişmeye başlayan, evrim geçiren canlıların olması bir yaratıcının varlığına işaret eder. evet, evrim bu kâinattaki en mucizevi şeydir. (verdiğim tarih, dünya gezegenindeki evrime özgüdür)

evrimi tanrı varlığı delili olarak gösteren ilk kaynak oldu bu, bildiğim kadarıyla.

deliller arttırılır ama kitap, kapsamını aşmaya başlar. bilhassa şu tesadüf konusunu izah etmek istiyorum:

evrende kendi hâline bırakılmış her şeyde, yere fırlattığınız bir bardak kırılırken mesela tesadüfi bir dağılma görülür. tesadüftür, evet. rastlantısaldır, gelişigüzeldir, dağınıktır, plansızdır.

bir de malum ki bile isteye yapılmış işler var. canlıların olduğu, özellikle de insanların olduğu her yerde sıralama, dizayn, üst üste koyma, semboller, renkler vs. görürüz bilinçli hazırlanmış olan.

inanan için tanrısal planda her atomun yeri bile planlıdır. o yüzden birileri “tevafuk” kelimesi kullanmakta çok ısrarcıdır. problem şu; tanrısal seviyede zaten dağınık görünen her şey, dünyadaki karınca bacağı adedi, uçuşan kuru yaprakların yeri bile bellidir ama bu bizleri ilgilendirmez. bizleri ilgilendiren gizli bilinç olan kısım değil, aşikâr bilinç ki bunu da hemen anlıyoruz. tesadüf demekten korkmayın, içinde insan bilinci yoksa. deyin doya doya, ağız dolusu: “rast geldi.”

tesadüfe inanç ortadan kalkınca garip bir evrene açılıyor kafalar. her şey garip bir plan, program ile birbirine bağlı oluyor, kaderin dev planı her yerde tıkır tıkır işliyor, olmayan örüntüler, gizemli sırlar ayyuka çıkıyor ve delirmeye doğru götüren sinsi uzantılar var olmaya başlıyor, alâkasızlar alâkalı oluyor.

işte bu bir şizofren dünyasıdır. o yüzden tesadüfe sımsıkı sarılın.

tanrı’nın gizli planlarını anlayamayacağınızı kesinkes biliniz. bildiğinizi düşünmeyiniz. anlam, evrenin kendi içinde olan bir şey değil.

her obje sana şunu sorar; bana ne anlam vermek istersin?

çok kez demişimdir, benim hayatım tesadüflere inanınca aydınlandı. ilahi mesajların sizinle bu kadar uğraştığı ve bu mesajları tabela okur kolaylıkta okuduğunuz psikolojisinden çıkın. birisinin ağzından kazara “rastlantı” kelimesi çıkınca ona “kâfir” gözüyle bakmayı bırakın. hayat tonlarca rastlantı ile kurulu. sizin “tevafuk” dediğiniz şey, sizin okuryazarlığınızdan derin, aşkın. o yüzden, ilahi boyutta bir anlam varsa var ve dedim ya, orada kuru yaprak adedinin de kaydı var. alfabesini bilmediğiniz kitabı okuyor numarası yapmayı, okuyamadığını itiraf edeni de aşağılamayı bırakın. bilmediğiniz soruyu boş bırakın. anlamak yok, anlam vermek var.

“efenim, din var!”

din, hayatın ana başlığını koyar. tek tek cüz’i hadiselerin anlam listesini vermez. kapı numaralarına, kalbinize gelen seslere, avucunuzun kaşınmasına, kulağınızın çınlamasına, rüyada gördüğünüz beyaz ışığın anlamına garanti vermez. deprem günahlara gitmez, fay hattına gider. başınıza günahtan iş gelmez. öylesine gelir, tesadüfen… iyi şeyler olunca da mükâfat değildir çünkü “iyi” de bilinemez “hayır” da; hazdır bilinebilen yalnız.

paranoyaksa kendisine kurulmuş tuzaklar için yemin eder.

balkondan bakınca ne görüyorsunuz? uzayda anlamsızca hareket eden objeler ve atom yığınlarıyız. şıklık, sevimlilik, güzellik de nesi? hayatın kendisi baharatsız bir yemek gibi. ona dilediğiniz baharatı serpen sizsiniz.

seninle aynı odada bile olsak, ikimiz de kendi anlam odamızdayız. tek dünyaya sığmış iki ayrı dünyayız.

bu baharatsız dünyada umutsuz ve anlamsızca yaşamak değil verdiğim salık.

yaşamak, yemek yapmak gibi. verdiğim salık; fazla baharat sindirimde dert, az baharat lezzetsiz. baharatı serpen siz. siz, biz; anlam mahkûmları…

A woman in a dramatic pose, covered in dirt and wearing a dark, tattered dress, sits among debris and rubble, expressing a sense of despair or struggle against a smoky, chaotic background.

tesadüfü bu kadar konuşunca akla tabii kader geliyor…

kader konusunda 5 yaklaşım olmuş tarih boyu.

1-sonsuz bir özgürlük içindeyiz özgür irademizle. irademiz pek hür, pek bağımsız. (varoluşçularda bu eğilim vardır. nitekim ilahi kaderi varsaysanız bile bu hayatın değiştirilebilirliğine ters değildir)

2-ehl-i sünnet’in ve spinoza’nın kader inanışıdır ki hem tam hürriyet vardır hem tam kader. ikisi aynı anda ve beraberce işlemektedir. (bunu uzun izah edeceğim)

3-halk kaderciliği diyebiliriz ki hayatın pek değiştirilemeyeceğini söyler. nasıl gelmişse öyle giden bir devrana inanırlar. (pek çok örnekle kolaylıkla çürütülebilir bunun saçmalığı; hayatı değişen milyonlarca kişi var.)

4-neticeler kaderde vardır, ara yollar serbesttir. mesela filancanın filan yerde öleceği vardır bu kaderde ama nasıl öleceği belirtilmemiştir. sadece tarih ve yer vardır. (bu da pek çok mantık hatasını beraberinde getirir; “nasıl” ile “ne”, o kadar iç içedir ki ayırmak imkânsızdır.)

5-cebriye’nin inanışı veya birtakım filozofların özgür irade reddini içerir. yani her şey determinist bir evrende saat gibi işlemektedir beyinlerimiz dâhil ve serbest ihtiyar, hür irade yoktur ama yanılsaması vardır. özgür hissederiz kendimizi, öyle olmadığımız hâlde. (özgür iradenin varlığı bence sezgilerle net bir şekilde anlaşılır. yani ayrıca ispata lüzum da yok imkân da. elimi kaldırmak isterken kaldırmak isteyenin ben olduğumu sezerek biliyorum. ayrıca bu kader inanışın da suç, günah, iyilik ve sevap da yoktur çünkü ortada yalnızca bir makine vardır.)

dediğim gibi ilahi güç en tepede ise, zaman bile sonradan olma bir mefhum ise olup bitenlerin yazılmış çizilmiş olması kaçınılmaz bir teorik hakikattir. yani bitmiş bir filmi izler gibi, başıyla sonuyla bir evren öylece durmaktadır ortada ve insan denen böcekler de bırakın geleceği bilmeyi, geçmişi bile doğru düzgün hatırlayamamaktadır. yani olup bitmiş olan her şeyin üzerinde bir nokta olabiliriz ancak ve gelecek, bizim için gelecektir.

kader’e de hiç “ölçü” filan diye kıvırmadan yazgı diyebiliriz. bu değişmez olan yazıdır.

palyaçonun listesi’nde palyaço ile derviş bey’in tartışmasını hatırlayın.

“o hep aynıdır, değişmez.”

“ne yaparsam yapayım değişmez mi?

“hayatın değişir, sistem değişir, düzen değişir, düzenin değişir, devran değişir, gidişatın değişir, ortam değişir, insanlar değişir, toplum değişir, hayat değişir, ailen değişir, memleketin değişir, ama kader değişmez. kavramları karıştırma.”

yani bu değişirler listesi ile halk kaderciliği denen üçüncü maddeye karşı gelmiş oluyoruz, varoluşçu anlayışa kayıyoruz.

hiç değişmeyen bir yazı olarak orada öylece duran bir kader var. peki, o yazıya nasıl karşı gelinir?

bu soruyu şöyle düşünün, bir kâğıtta bir yazı var ve siz o yazının ne olduğunu bilmiyorsunuz. o yazının tersini nasıl yaparsınız? cevap nedir? düşünün. cevap yok. çünkü o kâğıtta yazanın ne düzünü ne tersini yapamazsınız. niçin? çünkü yazıyı bilmiyorsunuz.

yani kadere karşı gelmek, kaderinin değişmesi gibi tabirler saçmalıktan ibarettir.

zayıf kavrayışlı bir tepki de şu; “madem kader değişmiyor, yatalım, oturalım.”

bu derece kurumuş bir kafa için, çatlamış bir kelle için ne yapılır, bilmiyorum. deliklerden sızmış da bitmiş beyin resmen, akmış. bu kadar düz bir anlayış karşısında şaşıp kalmalı! şu yukarıda değişir diye saydıklarım kâfi gelmiyor mu acaba? ayrıca koşan, zıplayan, çalışan nasıl yapıyor? sen ayağa kalkınca yıkılan kader olmaz olsun zaten. hayatı değişen bir dolu insan var. ölüm döşeğinden fırlayıp bir yıl içinde dağcı olan mı yok, yoksul aileden sınav birincisi olmayan mı? demek ki koşullar değilmiş kırılamaz olan. ve senin sinik tembelliğin sayesinde ayakta kalıyor değil koca kader de senin çabanla yıkılacak da değil. demek ki mesele bundan öte, bundan âlâ… ister koş ister yat sen bu kafayla!

yine ortalıkta çok görünen bir soru da şudur; “dua kaderi değiştirir mi?

tabii ki hayır! saçmalık…

görüyorum ki insanlar değişmeyen bir yazı ile çıldırmış bir durumda. ille o yazıyı değiştirecekler. yani “hayat dua ile değişir mi?” dese, bu bir sorudur işte. hayat her türlü değişir. duasız da değişir. ama şu kaderi değiştirme ve kadere teslim olma takıntısını bırakmak gerekir… bunun sebebi, şu iki şeyin nasıl cem edileceğini bir türlü anlamamalarıdır ki kimsenin de anlaması gerekmez.

a-sonsuz hürriyet. en fazla birtakım caydırıcı ve teşvik edicilerin olduğu bir evrende tam, saf, pür özgürlük. (sezgisel olarak biliyoruz)

b-dev bir kitapta her adımımızın tek tek yazılı olması. sonumuzun, başımızın ve ikisinin ortasının. (zamanı var edenin, donmuş bir resmi izler gibi geçmiş ve geleceği izliyor olması icap eder.)

işte bu ikisinin aynı anda nasıl var olduğunu anlayabilmek başka, anlaşılmadığı için reddetmek başka. bu çok önemli çünkü us konusunda bundan bahsetmiş ve eleştirmiştim. yani anlayamadığını reddedenlerden. iki veri üzerinde de ayrı ayrı çalışarak ikna olabilirsiniz. yani inkâr edilecek bir tarafları yok. problem cemde.

türkiye’de kendine profesör diyen bir canlı hiç dili filan da sürçmeden, bilerek ve isteyerek şunu iddia ediyor:

allah geleceği nereden bilsin!

ve aynı adam, kutuplarda namazı filan araştırıyor. tuhaf…

bu şudur; teoriyi kendi aklına sokuşturamayınca gözlem üzerinde yamultma yapmak. gözlemden çıkar teori. sen anlasan da anlamasan da. doğa senin zekâna uymak zorunda değil, seviyene inmek zorunda da değil…

kitap boyunca dikkat ederseniz akıl üstü bölgeleri titizlikle işaretliyorum. aklı aşanı akıl ile buluyorum yöntem olarak ve akıl dışı olanı da akıl üstü olandan ayırmaya çalışıyorum.

kadere dönersek… evet, sual; o ikisi nasıl cem olacak?

bu izahı caner taslaman’ın yaptığı gibi yapalım.

tanrı, yarattığı evreni trilyonlarca farklı şekilde patlatabilirdi. her ihtimalde ben farklı olurdum. gözümün rengi, boyum, ailem, yaşadığım coğrafya, saçımdaki tel sayısı farklı olacaktı ve bu küçük farklılıklar, “kelebek etkisi” denen bir farklılaşma ile farklı tercihler yapmamı sağlayacaktı. her farklı olasılık evreninde de sonsuz hür olduğum hâlde farklı şeyler yapacaktım. işte tanrı, bu olasılıklardan hangisini yapmamı murat ediyorsa onu bırakır, diğerlerini siler. ya da murat ettiği hayatı yaşadığım formda patlatır ilk patlamayı.

zar fırlatış örneğini hatırlayın.

aslında beni ben yapan, yani tercihlerimi belirleyen şey, sınırlar. hayatım ve engeller… yoksa hepimiz sonsuz uzayda her yöne serbestçe uçabiliyor olsak bence çıldırırdık ki bu kadarcık hürriyet bile bizce inkâr ile sonuçlanıyor.

ve yine yaratım ve var etme gücümüz yok. yani tercihler var. önümüze her an devamlı şıklar çıkıyor ve sabahtan akşama kadar milyonlarca şık karalıyoruz. işte beni ben yapan şey, seçtiklerim, tercihlerim.

külli irade ve cüz’i irade ayrımını çok mühim buluyorum. yani değiştiremeyeceğim şeyler ve değiştirebileceğim şeyler… bu ikili üzerinden tüm tekâmül sistemini kuracağız tekâmül bölümünde.

peki, akıllara çoktan gelmiş olduğunu tahmin ettiğim o soruyu sorayım; kader değişmez ise, hayat sonsuzca değişir ise, biz hür isek, kader niçin denmiş? niçin var? hiç denmeseymiş de biz de rahat etseymişiz. bu tartışmalar, kafa karışlıkları bitseymiş.

cevap; kaderin varlığı bize fiili bir yükümlülük değil duygusal bir rahatlama verir. yani zaten ilahi planda dev bir yazgı var ve kenarda duruyor ise biz bilsek de bilmesek de muhakkak bir ilahi derinliği vardır. o yüzden üç şey demeyeceğim:

1-keşke!

2-şöyle olsaydı, böyle olurdu!

3-neredeyse olacaktı!

yani kaderin varlığını bilmek bir duygusal ihtiyaç içindir ve hiçbir fiili karşılığı yoktur; ne eylem ne tembellik çıkar kader inancından.

değişim nedir, ne kadar değişmek gerekir, neler ne kadar değişmektedir? bu sualleri ne kadar konuşsak azdır. tüm tatava orada kanımca. değişimden, hatta bence gelişimden korkan bir ürperti çetesi var. o mevzuyu bilerek sonraki konuya bıraktım. etraflıca gireceğim tekâmül mevzuuna. biyolojik evrime de…

şunu ekleyelim, değişim konusunun önemi özün ve ilkenin eskide var olduğuna inanan, tüm değişimlerin araz ve zarar olduğunu, her yeniliğin necis ve pislik olduğunu düşünen, kadim özlemiyle yanıp tutuşan romantiklerin alerjisinin çıkardığı gürültü ve sesli hapşırmalardan gelir. yeniliğin iyilik getirdiğini hepten şiddetle reddeden kafa, hastalandığında doktora koşar ve kadınların okumasına karşı olanlar da doğum yapacağı zaman eşi için, kadın bir kadın doğum uzmanı arar. peygamberinin emirlerini de maksadıyla değil dış kabuğuyla, literal metniyle alır. “ham yobaz kaba softa”nın dışta gördüğünü kabuktan ibaret sayıp bunun aksini söyleyenlere de düşman olması, ana fikrin her zaman ve zeminde farklı neticeler vereceğine karşı durması, içtihadı tarihe gömmesi ve beynini yüzlerce yıl öncede dondurup, çalıştırmayı zinhar reddetmesi belki de en büyük us düşmanlığıdır. yalnızca kadınların çalışmasına değil, beynin de çalışmasına karşıdır bunlar. kendileri de pek çalışıyor değillerdir çünkü sözüm ona kader vardır ve kader varsa aşağı yatmak lazımdır. hiçbir şey katmadan, sadece köstek olarak yaşayıp ölenler… umberto eco’nun gülün adı romanı ve aynı adlı filmine bakınız… orada haykıran din adamı şöyle der:

“bilginin korunması mühimdir. yeni bilgiler öğrenilmesi demiyorum, korunması diyorum, çünkü her şey bilinmektedir.”

muhafazakâr kafa budur. bir de övünüyorlar muhafaza etmekle. neyi muhafaza ediyorsun? değerlerini müdafaa et, onlar seni muhafaza etsin. kırılgan olan muhafaza edilir. kırılgan olan sen misin değerlerin mi? muhafazakâr olmak donmak demek, değişimden korkmak demek. dindar kelimesi neyine yetmiyor? mutaassıp var bir de ki en fenası. “taassup içinde” demek, yani “bağnaz”. insan “ben yobazım” diye övünür mü hiç?

fanatik, donuk kelle, kabukçu ve ezberci, itirazcı ve beyin düşmanı… kabız, tam kabız…

mesela böylesi “eskiler” derken çok hürmet eder de alimi, atasözü, bilgini ve fikri yenileştikçe bir çeşit plastik çin malı oyuncak oluverir. basitleşir, piçleşir. bir laf ne kadar eskiyse o kadar değerlidir onlarca. oysa bu, o fikrin yılların bilgeliğinden süzüldüğünü göstermez. hiç sorgulanmadan gelmiştir belki. tıbbın da kadimi muteber değildir, söylemiş olayım. en ölümcülüdür o. bırakın bu ataları… insandılar, put oldular. altı yedi kelimelik isimlerini duyunca insanın “amin” diyesi gelir. dua gibi… isimlerinin başına da “hazret-i” koyduk mu, tamam. koyan biziz. “hazret-i” yoktur nüfus müdürlüğünde, kütükte. şarap gibidir onlar; eskisi daha makbuldür.

dünya öyle gizem ve bilinmezlik dolu, öyle sırlı ve öyle heyecanlı bir yer ki nereye baksak bir şey çıkıyor. derin, coşku dolu, öğrendikçe de zevk veren ve geliştiren dev bir kütüphane gibi. her gün değişmeli ve dünden daha çok şey bilmeliyiz. dünden daha farklı bakmalı ve yarınki yeni bakışa hazır olmalı… gözlerimiz, şaşkın ve hayret dolu bir çocuğun gözleri gibi açık olmalı dünyaya karşı… içimiz duygu ve heyecan dolu… duygular ve hayret yoksa ölüden çok da farkımız yok demektir.

ismi “değerler” de olsa mevcut bir şeylerin çatık kaşlı muhafızı olmaya soyunmuş iseniz donmuşsunuz demektir. akan yerde donmak, ölmek demek.

erdem ve bilgelik dolu bir filozof deyince aklınıza ne geliyor? köşesine çekilmiş, sıkkın bakışlarla her soruya cevap veren bir kibirli mi? yoksa hayretle açılan gözlerle, ne öğrenebilirim diye bakan bir şaşkın çocuk mu? en büyük filozof, en çocuk kişi demek değil mi? hep öyle olmamış mı?

felsefe çocuklaşmak demek. en güzel soruları bu yüzden onlar sorar. siz hiç cevap veren bir çocuk gördünüz mü? felsefe sormak, boyuna sormak demek hayretle ve heyecanla.

bu mevzularla ilgili genel bir tahlil ve terkip…

benim kurduğum paradigmayı, usa bakışımı, sezgiye bakışımı, beyin, tekâmül, evren ve tanrı’ya ve kadına ve hayata ve oluşa ve tabii ölüme bakışımı hep birlikte düşünmeli ve sınamalı… yani buradan bir kavramı çekip, o çelişkili evren kurgularından birisinin içine koyup yakışmadığı haykırılmamalı. şiir söylemiyle de gerçeği haykırabilirim, yani poetik. siyasilerin kullandığı ikna yöntemini de kullanabilirim, yani hatabî yöntem. bu ikisi kitleleri harekete geçirse de felsefi izah için yetersiz ve bence de hileli kalır. cedelî yani diyalektik de pek matah sayılmaz tabii. girebildiğim kadar da burhanî, yani apodeiktik yani en üst akıl yürütmeyi kullandım. yöntemim, özü itibarıyla burhanî ama üslupta şiir, belki bir yönüyle…

ispat edemedim belki ama ikna edebildiysem ettim.

mesela bir modern fizik mevzuunu tartışırken kimse belki ayağa kalkmaz çünkü akıl ötesi, hatta sıkıcı olarak kalır. o yüzden ne itiraz ne destek görürsünüz. bu hassas konuların hassas olması konunun kendisinden kaynaklanmaz. bir konu kötü özetlenmeye elverişli ise eyvah! halkın diline düştü mü eyvah! freud, kuantum ve evrim… eyvah… bu türlü saçmalamalar halkın mantık hataları, tartışma birikimi, sansasyonun meşhurluğu ve üzülerek söylüyorum irfan ve ilim zafiyetinden kaynaklanır. yani cehalet… o meşhur cehalet. herkesin dilinde ama aslında hiçbir yerde. ben cahili tanımlayacak olsam en net tanımım üç şeydir:

1-değişim direnci, sabitlik inadı.

2-ilim/bilim tarafından her/çok şeyin biliniyor olduğu zannı.

3-karşıt fikirleri dinlemeye, okumaya tahammül edemezlik.

belki denebilir ki sadece bu üçüyle mücadele ederek çok yol kat edebiliriz. böylece bazı mevzular hassas olmaktan çıkar. tarih boyunca da öyleydi. bir zamanlar dünyanın yuvarlaklığı en büyük tartışmaydı. bu böyledir… bir şeyler bir zamanlar ciddi sanılır da tarih buna güler. birileri önden görür, birileri önden görenleri savunur ve halkın tamamı onlara saldırır, söver. cahil, kâfir, zındık, saptırıcı, yahudi, ajan, yenilikçi, sapık, “deli”, “şair”, “âşık” olunur… tarih de özür diler. bu böyledir.

iki bin dört yüz yıl sonra sokrates’ten özür dilendi.

tarih budur; sürü taşlar, tarih özür diler.

sürü…

hep taşlayıcıdır.

Bir adam, ellerini gökyüzüne doğru açmış, mistik bir atmosferde duruyor. Arka planda evreni temsil eden görseller, yıldızlar, bulutlar ve geometrik şekiller var.

sonraki bölümü oku👉

us | 2025 | 9/9 | son tahlil ve terkip

👈önceki bölümü oku dünyanın en ahlaksız pis ve namussuz adamının bir hayvani hırıltısından bir hakikat ışığı çıkıverse gayriihtiyari, onu kapar giderim, arkama bakmam bile. sormam verdin mi, diye. hani…

us | 2025 | 8/9 | eşya

👈önceki bölümü oku “şey”, varlık demek, “eşya” varlıklar. eşyaya bakınca çeşitli şekillerde hareket ettiğini, salındığını, titrediğini, döndüğünü görüyoruz. üç çeşit akış tanımlıyorum, demiştim: çürüme’dir ilki ki uzayda uçuşmakta olan…

us | 2025 | 7/9 | tekâmül

tekâmül 👈önceki bölümü oku hangi çağda yaşamak isterdiniz? bu, bazıları için, bir parça kutsallık bir parça da romantiklik yükledikleri bir, eski yüzyıl seçimi oluyor. eskilerin iyi olduğuna şartlanmışlar vardır.…

us | 2025 | 5/9 | etik

👈önceki bölümü oku önce düzenli bir şekilde tüm haritayı çizeyim, sonra serbest sohbete geçeriz. ahlakın kurgusal ve kılgısal yanları var. bazılarımız iyi insanlardır ve onların iyi insanlar oluşu kadın-erkek,…

us | 2025 | 4/9 | estetik

👈önceki bölümü oku estetik olanla birleşmek, tekleşmek, çiftleşmek, çiftlenmek, birlenmek… aşk… ne çok şey, bilhassa da yanlış şey söyleniyor hakkında. mâruziyet olması hasebiyle ayrılır sevgiden. sevgi bir ölçüde tercih…

us | 2025 | 3/9 | akla dair

👈önceki bölümü oku hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz.…

us | 2025 | 2/9 | bilgesavaşçı

👈önceki bölümü oku bir zamanlar, bir ülkede, ailesi ile bir mağarada yaşayan talip isimli bir delikanlı vardı. talip ablası, ağabeyi, annesi ve babası ile yaşardı. gündüz agoraya inerler, çalışıp…

us | 2025 | 1/9 | mukaddime

ilk baskısı 2020 yılında yapılmış olan us kitabımın 2025’te elden geçirilmiş formunu bölüm bölüm, e-kitap olarak bu sitede yayımlama kararı aldım. dokuz gün, dokuz bölüm halinde yayımlanacak ve tamamlanmış…

2 responses to “us | 2025 | 6/9 | o”

kanaatiniz nedir?

emre timur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin