“şey”, varlık demek, “eşya” varlıklar.
eşyaya bakınca çeşitli şekillerde hareket ettiğini, salındığını, titrediğini, döndüğünü görüyoruz. üç çeşit akış tanımlıyorum, demiştim:
çürüme’dir ilki ki uzayda uçuşmakta olan bir taşın yapmak istediği şey dağılmak, bozunmak, çözünmek… bıraktığın su buharlaşır. evreni kendi hâline bırakınca olan şeydir eşitlenme ve difüzyon. çürüme, eşyayı homojenleştirmeye çalışır. ufalanır, eşitlenir… yan yana duran iki şey farklı ise çürüme ilkesi onları eşitlemeye çalışır. entropi de diyebiliriz çürüme dediğim şeye. çürüme akışının mutlak gayesi evreni yekpare bir enerji/madde bulamacına çekip her şeyi ve her yeri eşitlemektir. teklikte, birlikte bir huzur ve sükûn yaratmak iste. yer çekimi, atalet, merkezkaç gibi bilinen fizik yasalarının hepsi içindedir…
hayatta kalma’dır ikincisi ki bir nevi eksi-çürüme gibi çalışır. bıraktığın taş yere düşer ama karınca ağaca tırmanır. şizofren romanında verdiğim örnek, rüzgârda uçuşan kuru yaprak ile kelebeği kıyaslamaktı. cüsseleri aynıdır ama kelebek direnirken, kendi yoluna gitmeye, “hayır” demeye çalışırken yaprak öylesine uçuşmaktadır. işte kuru yaprağın yaptığı şey çürümektir. yani hayatta kalan şey, çürümeye, yani ilk kaideye “hayır” der. canlıların tamamı için aynı şeyi söyleyebiliriz, çürüyen ve hayatta kalan parçaları bir bulamaç hâlinde savaştadır. bu iki akış her canlının vücudunda itişmektedir ve nihayetinde hep çürüme kazanmaktadır.
yaşama var bir de… yaşama da ikinci ilkeye “hayır” demekle olur. yalnızca bizim için geçerlidir doğada ki hayatta kalmadan yaşamaya geçene, beşerden insana geçti diyebiliriz. hayatta kalmak nasıl ki çürümeye inat vardır, yaşama da cemiyete hayır diyerek kendisini inşa etmeye, yaşamaya başlayan beşerde başlar. libido yani anlam verme de demiştik bu enerjiye. anlam verme kabiliyeti, en basit bir kaya parçasında sıfır iken yaşamaya başlamış, beşerden insana geçmeyi başarmışta zirve noktasındadır.
hayatta kalma, çürüme ve yaşama arasında kalmış bir akıştır. ne tam çürüme gibidir ne de yaşama gibi… yaşama’ya daha yakındır diyebilirim. tabii canlısına ve hayatta kalışına göre değişir. mesela virüslere yarı canlı bile denir ki hayatta kalmanın zayıf bir formudur. fakat bir kuşların, farelerin, köpeklerin neredeyse benlik duygusu vardır. ruh, yani libido, yani tekâmül, yani yaşama eğilimi çok daha yüksektir.
bilhassa yaşama’ya tekrar döneceğim… maceramızı baştan anlatalım.
big bang, büyük patlama ama teknik olarak bir patlama değil… var olma anı… zamanın başlangıcı, mekânın, maddenin, enerjinin ve başlangıcın başlangıcı… tam on üç milyar sekiz yüz milyon yıl oldu. patladık… tek noktaydık. oradan geldik. (taşkın tuna okumanızı öneririm…)
madde enerji macunu içine -inancım o ki- ruh(libido) damlatılmıştı. ruh öyle bir şey ki madde/enerji, çürüme dediğim yasalara tabi iken içerisinde bulunan latif varlık, entropiye aykırı bir akış, difüzyona ters bir toplanma arzusu taşıyordu. nihayet toplanmayı başardığı yer olan mavi noktamızda, sulu gezegenimizde iki buçuk milyar yıl önce ilk tek hücrelileri, maddenin doğal entropik akışına ters bir arzu ile bir araya getiren ve tekâmüle başlatan bu idi.
ruh zayıf da olsa vardı ve zayıf da olsa sezmekteydi ki ben belirli planların, projelerin sezgi âlemi denen yer ile irtibat hâlindeki ruhta bulunduğunu düşünüyorum. tekâmül açlığını da oraya bakarak korudu. libidosunu da…
şunu özellikle belirteyim ki bu çok önemli bir konu;
ruh… var mı sizce? birçok kişi onu dinin içinde bir mefhum sanır da ateistlerin ruha inanmadığını düşünür. hatta necip fazıl bir düşünüre “ruhçu” derken bile övmek için söyler.
ruh, islam’ın öz kaynaklarında birinci elden söylenmiş değildir ama reddedilmiş de değildir. “ruh” kelimesi başka anlamlarda kullanılmıştır. insana bakınca tek parça bir şey görmüştür uzun zaman müslümanlar. kelamcılar antik yunan’da buldukları ruh-beden düalizmini sevmiş ve kullanmaya başlamıştır ve böylece ruh dâhil olmuştur.
sonrasında tasavvuf bunu daha da çok sevmiş ve iyice benimsemiş.
ruh var demek kimseyi dindar yapmadığı gibi yok demek de ateist yapmaz. ruha inanan bir ateist olabilir mesela. onu bir çeşit enerji gibi görüp yalnızca canlılarda bulunan bir latif madde ve akış sayabilir. ateist ruha değil, tanrı’ya yok diyendir.
teist de ruha değil, tanrı’ya var der. ruh başka…
o yüzden bunun dini inanç konusundan tamamen bağımsız olduğunu bilin.
yani aslında işin özü şu ki doğada her şeyin ruhu vardı, thales’in sözüyle de her yer ruhlarla doluydu. özellikle doğuda, mısır ve hindistan’da sevilirdi bu ruh mevzuları. platon da onları alıp eline yüzüne çekidüzen verdi, makyajlayıp tarihe pompaladı ruhu. evet, ruh, platon tarafından dolaşıma sokulmuştur bir nevi. plotinus tarafından da sıvanmıştır. bu yakışıklı kavramı da tüm dinler sevmiştir, alıp kullanmıştır sonradan. yoksa erken dönem dindarlar, sözgelimi hicaz bölgesi, son derece materyalisttir.
yine tanrı meselesinde olduğu gibi ruhta da paldır küldür var-yok tartışmasıyla başlanıyor. nedir, diye başlamalı veya nasıl…
var veya yok olduğunu söylemek çok emince yapılıyor ise de çok biliniyor değildir nöronlar ve beyin… ruh, genelde bir çeşit duygu, inanç, varlık, benlik, yaşam, ulvilik merkezi gibi görülmüş. beyni biraz karıştırsanız ruha inanmayanların ne demek istediğini anlarsınız. nöronları kurcalayarak bir kişi istediğiniz kadar tuhaf bir ruh hâline çekebilirsiniz. mutsuz edersiniz, iradesiz, küfürbaz, unutkan, öfkeli, mutlu, âşık, ahlâksız… bu garip gelebilir ama hâlâ çözülmeyi bekleyen bir karmaşa olan beyin, sırlarla dolu… çeşitli beyin kazalarında, kişiliği ani bir şekilde değişen kişiler rapor edilir durur. peki, biz sadece beyin miyiz?
benim ruha karşı duruşumun 5 kaynağı var. bildiğimiz fiziğin içindeki 5 boşluk bana (en başta saydığım) çürüyen madde dışında da bir şeylerin olduğuna götürdü. böylece evreni çürüten o difüzyon haricinde bir de tekâmül ettiren libidonun var olduğuna inandım. bu yıllarda birden fazla töze inanmak demodedir ama felsefe yine o ışıltılı günlerine dönecektir. metafizik çok fazla darbe aldı son çeyrek binyılda.
1-öncelikle, canlı tanımlanırken, “entropiye karşı duran varlık” diye tuhaf bir tanım yapılır. yani fiziğin en temel yasasına karşı duran bir şey, nasıl fiziksel olur? bazıları buna evrendeki toplam entropinin hâlâ korunduğu açıklamasını getirerek yan kapıdan sıvışmak istiyorsa da sorun çözülmüş değildir. canlılık bir soru işaretidir.
2-evrendeki her şey dağılıp çözülürken, nasıl olup da ilk canlının en basit, en son ortaya çıkan canlının daha kompleks olduğu bilinmemektedir. eşya ters evrim yani dağınıklaşma yönünde olduğu hâlde canlı nasıl oluyor da düz evrim içindedir? üstelik kendi hayatında da öyledir. önce zayıf ve korumasız doğar ama ilerleyen yaşlarında güçlenir ve büyür. bu nasıl olur?
3-ben dediğim şey, maddenin karmaşık düğüm oluşları ile oluşmuş olamaz. madde istediği kadar düğüm olsun, kimyasallarla bulamaç olsun benim zekâmı, yeteneklerimi, hafızamı oluşturabilir belki ama “ben” dediğim şey hepsinden öte bir formda, keyfiyette, cinste, nitelikte görünmektedir. bu bir çokluk, yani nicelik, yani kemmiyet gibi görünmemektedir. başka şeydir… ben olmak, bir komplekslik işi değil, ayrı bir tözdür. ben nedir? her şeyi dışarıda bırakan, kendisi en içeride olandır.
4-kuantum fiziğinde gözlemciden bahsedilir ve seçim yapan bir bakış izi bırakıcı vardır. o nedir? maddeye tesir edebiliyorsa maddeden başka bir şey midir? bakan şey bakılan şey ile aynı töze mi sahiptir? bakış izi… bakış nasıl iz bırakır?
5-sezgi âlemi denen yerden bahsetmiştim. imgelerin uçuştuğu, telepatinin mümkün olduğu, ortak rüyaların görüldüğü zamansız ve mekânsız yer ile irtibatın maddesel sağlanması mümkün görünmüyor.
ben bu 5 boşluğu rahatlıkla ruhun varlığı ile doldurabiliyorum. ispat edemem ama ikna ederim.
maceramızı anlatıyorduk…
virüs gibi bakteri gibi canlılarda zayıf bir hayatta kalıştan bahsetmiştim. biyolojide çok ciddi bir tartışmadır canlılığın tanımı ve nerede başladığı. mesela öyle formlar var ki canlı mı değil mi arasında kalınıyor. işte bu ruh denen şeyin latif çokluk miktarı ile belirli bir oranda bulunduğunu düşünüyorum evrendeki her şeyde. böylece tüm fiziksel anomaliler, en önemlisi de indeterminizm açıklanmış oluyor. yani canı var ve canı hiç yok diye ikiye ayırmak yerine en mütekâmil yaşamak hâlini en üst ruh sayarsak, uzayda savurulan kuru taşa da en azını verirsek, çeşitli oranlarda her şeyde ruhun bulunduğunu düşünüyorum.
peki determinizm nedir?
laplace şunu der; “evrendeki her eşyanın enerjisi, kütlesi, hızı, momentumu, konumunu, bilmem nesini bilen bir cin olsa, geleceği de söyler! yani hesap eder kurulmuş dişliler gibi olan evrendeki maddeleri ve bir saat sonraki, birkaç yüzyıl sonraki konumlarını da matematik ile çıkartır. bundan insanlar da muaf değildir çünkü insanda da atomlar vardır.”
yani determinist bir evrende özgür irade yoktur.
şunu düşünün, özel bir nizamlanışta, itinayla sıraya dizilmiş domino taşları ile bir kurgu yapılmış, bir plan var, zincirleme olaylar dizisi düşünülmüş… tek tek koymuşuz ve çalışmayan kurguya bakıyoruz; bu dizilimin dev cüsseli bir üst yapı olduğunu düşünün, milyonlarca domino taşından oluşan bir bünye… sistem hazır ve çalışmamakta olan sistemi yalnızca izliyor, ne olacağını tahayyül ediyoruz; sonra da o meşhur “ilk hareketi” yapıp, zincirin başı olan taşa kibar bir parmak dokunuşu… ve “kaçınılmazlık” başlamıştır; her taş kendisinden bir sonrakini devirir ve devrile devrile sistem ilerler… çalışmakta olan bu zinciri izlediğinizi hayal edin, neye benzetilebilir sizce?
“v for vendetta” filmindeki domino sahnesini hatırlayın…
ilk taşın yıkılışı sizin parmak hareketinizle oluyor, diğer tüm taşlar, kendisinden önce devrilen taş aracılığıyla devriliyor ve kendisinden sonrakine bir devriliş armağan ediyor… ta ki son taşa kadar… sonuncu taş, devriliyor ve kalıyor, sistem ölmüş, sönmüş oluyor…
bunun formülü nedir: sisteme n tane taş varsa, yalnızca 1 adet taş dolaysız bir biçimde sizin aracılığınızla düşüyor, n-1 taş da kendisinden önceki aracılığıyla düşüyor. n-1 taş kendisinden sonrakini deviriyor, toplam n adet devriliş yaşanıyor ve en son toplam n adet taş devrilmiş oluyor.
evrenin kenarında durup, “büyük patlama” teorisini izliyor olsanız bunu düşünürdünüz… “ilk baş” denen kısım sayesinde başlamış bir zincirleme kaçınılmazlık dizisi, tamamen mekanik bir oluşlar manzumesi ile tıkır tıkır, olacak olan oluyor… bu bir bayrak yarışı… ama sistemde bir şey eksik! dominoya geri dönelim…
farklı kollardan, farklı nizamlanışlar hâlinde ilerleyen zincirlerimizin kenarında kıyısında çocuklar tünemiş, kimisi devrik olan taşları geri kaldırıyor, kimisi de ortasından devirmeye başlıyor, sisteme muhalif, sisteme mürteci, sistemde radikal müdahaleler çıkarıyor ve sistemimiz, sistemin en ayrılmaz parçası olan “mekanik kaçınılmazlık” ilkesine ters davranıyor! yani ne oluyor? bir sonraki hamle tahmin edilmez oluyor!
öngörülemezlik nedir? düşündünüz mü?
bu, yalnızca ve yalnızca kurgulu mekanik yasalara göre kaçınılmazı yaşayan ve ilk öncenin de öncesinde depolanmış enerjiyi boşaltmaya, bünyesindeki birikmişliği söndürmeye çalışan sistem fiziksel evrendir ve bu evrende her hamle, bir önceki hamleye bağlıdır! yani geçmiş bütün hamleleri bilir ve doğru analiz ederseniz, gelecek hamleleri de tahmin edebilir ve hatta bu zincirin ne zaman tamamen sönüme gireceğini de hesaplar, öngörürsünüz…
kurgulu mekaniğe muhalif çalışan sistem canlılardır, yani ruhlardır… canlıların bedenleri de dâhil görülebilinir her şey bu mekanik kaçınılmazlık ilkesine göre hareket eder ama canlılık buna muhalif, buna zıttır ki bu da öngörülebilinirlik yasasına terstir. yani, domino taşlarına bizim istemimiz dışı müdahalelerde bulunan çocuklar evrendeki canlıları temsil ediyor… işte bu, ruhun kanıtıdır: her şey, evrende olan her şey fizik yasalarına göre işlese ruha kanıt bulamazdık ama bakınız: yerden bir taş alıyor ve atıyorum; bu olay gerçekleşememeliydi, çünkü taş yere gitmeye meyillidir, sonra ufalanmaya, sonra dağılmaya meyillidir; ruhun olmadığı bir evrende taşlar bir araya gelip 33,5 metre açıklık geçilen koskoca ibadethaneyi, selimiye camiini yapamaz, yapmaz! yani, evren kendi hâlindeyken kaçınılmaz bir düzensizliğe doğru gider, mevcut evren kurallarına bağlı çalışan ruhtan yoksun bir kimyasal karmaşa yığını, olmayan düzeni baştan kuramaz… evrenin tek arzusu sönmek, rahatlamaktır. evren durmak ister, evren ölmek ister. tek işi sönmek olan evren ise yeni enerji birikintileri kesinlikle kuramaz! benim gibi hareketli robotlar yaratamaz, yerde duran taşı kaldırıp atsın. burada başka bir töz, şefin gizli sosu var.
işte kuantum ile çıkan gümbürtü buydu! newton’dan beri tıkır tıkır çalışan evren saati kırıldı. artık indeterminizm vardı ve evren bazen kafasına göre davranıyordu. haydi espri yapalım, tanrı zar atıyordu!
“tanrı zar atmaz!”
bu söz einstein’a ait ve o da kuantum’un tuhaf dünyasına ısınamamıştı. onca esnetmesine, onca ıkınmasına, zamanı ve mekânı bükmesine, ışık hızıyla oynamasına, zamanda yolculuk etmesine rağmen, modern fiziğin babası bir deterministti. öldüğü 1955 yılında bile bunları diyerek gitti. bilim ilerlemeye devam etti ve artık kesindi ki evren kurulmuş saat gibi değildi. einstein yanılmıştı.
kimisi “fizikte her şeyin bir nedeni vardır” gibi zırvalıkları bilimsel sanıyor. öncelikle bu bilimsel değil metafizik bir önermedir. ikincisi hayır, bazı şeylerin nedeni yoktur. bunu artık net olarak biliyoruz. nedensizce oluveren ve anlamsızca duruveren şeyleri gözlemliyoruz.
einstein’ın devrimi de az buz değildir. ışık, der, hızı, evrendeki en hızlı ve ulaşılmaz şey ve ışığa yakın hızda giderseniz kullanıldığınız araç gidiş yönünde kısalır (öyle görünür değil, kısalır) ve aracınızın içine bakan dışarıdaki adam da sizi ağır çekimde görür. siz mi? dışarıyı hızlandırılmış youtube gibi görürsünüz ama kendi zamanınızı normal geçiyor sanırsınız. uzay, der einstein, bükülür! evet, kardeşi olan zamanla birlikte bir eğilme bükülme yaşar tıpkı bir örtü gibi. tam deli fikri!
“ama” der, “indeterminizm saçma!”
beni ruha en çok iten fikir de işte bu einstein’ın anlayamadığı indeterminizm aslında.
ruhu reddeden olur da eşyayı reddeden olmaz mı? dış dünya diye bir şeyin varlığı da çetin tartışmadır. kelle kutularımızın dışında bir dünya var mıdır, diye çok dövüşür dünya. eşya… o var mıdır?
marx’a sorsanız yalnızca eşya var.
matrix filmi ya da platon’a göre de eşya dışında her şey gerçek.
berkeley de der ki; “kafanı çevirdiğinde az evvel gördüklerinin var olmaya devam ettiğini nereden biliyorsun? kimsenin görmediği bir ormanda bir ağaç yıkılmışsa, ağaç yıkılmış mıdır? evinden çıktın, işe gittin; evin hâlâ yerinde mi peki?”
platon’un idea’sı, kant metafiziği, kuantum gelişmeleri, indeterminizm, secret saçmalığı, ınception filmi ve yıkılan newton evreni üzerinde çok düşündüm. yolunan saçlar ve ısırılan parmaklarla geçen cinnetli yıllardan sonra bir kanaate vardım. bulduklarımı paylaşayım. biz uzak yıldızları ve atomu incelediğimizi sanırız ama hangi cihazla bakarsak bakalım baktığımız şey insan beynidir ve onun dışındaki evren hakkında kesin olan hiçbir şey bilemeyiz. hepimizin gördüğü kırmızı aynı kırmızı mıdır? en zor sual de biz kafamızı çevirdiğimizde dünya var olmaya devam etmekte midir? kellemizin dışında var olan eşya “numen” yani bir olasılık dalgası, bulanık ihtimaller yumağıdır. kendi gördüğümüzse “fenomen”.
bu bakış kant’a ait ve biraz revize ederek kullanıyorum ben de. kant der ki: bir evren var, buna her bakan kendi baktığını görür. evrenin, eşyanın aslında nasıl olduğunu bilmez kimse. eşyanın orijinali numen, senin gördüğünse fenomen. ikimizin fenomeni aynı mı? farklı ama benzer çünkü numenden kaynak alıyor. numen? onu zaten gören yok…
var mı itiraz? tertemiz fikir işte.
fenomenlerimizin numenlere bir revizyon baskısı, bakış izi bıraktığını düşünüyordum. evet, bakışın lekelediğini… bakış lekelese bile eşya tertemiz kalır. bakışın lekelediği şey bakışımız, bakışlarımız… yani türsel olarak hamam böceğine pis baka baka pis görmeye başladık. oysa kelebekle arasındaki fark kesinlikle birinin daha abdestli olması değil. gördünüz mü, bakışlarımızın huyunu bozmuşuz. yavru kediyi sevimli buluşumuz da yavru kediyle ilgili değil. bokböceği de onun kadar masum, hatta daha masum. doğa için çalışır durur bokböceği de kedi evde perdeleri yolar. gördünüz mü? estetik algılarımız nasıl da türsel.
mecnun’un kuru leyla’da gördüğü bu yüzden peridir, melektir. manzara kendi özünde ne güzel bir yaşam ışığı ne bir lağım çukurudur; gri, ruhsuz bir anlamsızlıktır. ona cennet ve cehennem diyenler, aynı oksijeni yiyenler. bu yüzden anlamak yok, anlam vermek vardır. aynı elli kiloluk organizmaya, natalie portman’a bakıp dünyanın en güzel oyuncusunu da görürsün, gaz odalık bir yahudi’yi de. bir sinek içinse lezzetli bir yemektir o. sarılarak aynı manzarayı izlesek bile ortada iki ayrı manzara vardır. evet, yan yana bile olsak birlikte değiliz çünkü tasarımcısı olduğumuz anlam odalarımızın içinde yaşıyoruz ve bu odalar teker kişilik fakat ortak masallarımız bizi birleştirir ve kopmamızı zorlaştırır. aynı yalanı birlikte söyleriz. objeye bakan süje iki şey yapar: hem kendi verdiği anlamı seyreder hem de bakışına bir bakış izi bırakır. evet, sen bakarken rahat soyunamaz dünya; izlendiğini hisseder. yani her manzara her bakışa farklı görünür ve her nazar, manzaraya bir iz, bir işaret bırakır. sırtın dönükken, kuru tabiat yasaları… her şeyin muhakkak bozulacağı yasası yani bozulma, yani dağılma, yani çürüme vardır eşyanın en tepesinde.
bir milyon kişi bir manzaraya bakarak güzel olduğunu düşünüyor diyelim. o manzarayı hiç görmemiş bir kişi gelip baksa ne hisseder? işte ben diyorum ki: bir milyon kişinin bıraktığı bakış izi ilgili numene, objeye yapışır ve yeni bakan da eski bakanlara benzer hislere girer. hayır, koku eşyaya siniyor değildir; bakışlar bakışlara bulaştırır o bakışı.
özetle, şizofren’de yazdığım gibi; dünyada insan sayısı kadar dünya var; anlamak yok, anlam vermek var.
anlam verme kabiliyetlerimiz yani libidolarımız ile savaş hâlindedir çürüme ve difüzyon. bin trilyon yıl sonra evren mutlak bir soğukluk ve karanlığa gömüldüğünde, libido-difüzyon savaşını elbet difüzyon kazanmış olacak ama hâlâ nasıl derler, “ölmedik!”
us | 2025 | 9/9 | son tahlil ve terkip
👈önceki bölümü oku dünyanın en ahlaksız pis ve namussuz adamının bir hayvani hırıltısından bir hakikat ışığı çıkıverse gayriihtiyari, onu kapar giderim, arkama bakmam bile. sormam verdin mi, diye. hani…
us | 2025 | 7/9 | tekâmül
tekâmül 👈önceki bölümü oku hangi çağda yaşamak isterdiniz? bu, bazıları için, bir parça kutsallık bir parça da romantiklik yükledikleri bir, eski yüzyıl seçimi oluyor. eskilerin iyi olduğuna şartlanmışlar vardır.…
us | 2025 | 6/9 | o
👈önceki bölümü oku bu kitaplardaki minik başlıklardan dev ansiklopediler çıkar aslında. kitabın gayesi de meseleyi baştan sona tastamam ele almak değil, bir çırpıda çözmek de değil; başlıkları koymak. şimdi…
us | 2025 | 5/9 | etik
👈önceki bölümü oku önce düzenli bir şekilde tüm haritayı çizeyim, sonra serbest sohbete geçeriz. ahlakın kurgusal ve kılgısal yanları var. bazılarımız iyi insanlardır ve onların iyi insanlar oluşu kadın-erkek,…
us | 2025 | 4/9 | estetik
👈önceki bölümü oku estetik olanla birleşmek, tekleşmek, çiftleşmek, çiftlenmek, birlenmek… aşk… ne çok şey, bilhassa da yanlış şey söyleniyor hakkında. mâruziyet olması hasebiyle ayrılır sevgiden. sevgi bir ölçüde tercih…
us | 2025 | 3/9 | akla dair
👈önceki bölümü oku hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz.…
us | 2025 | 2/9 | bilgesavaşçı
👈önceki bölümü oku bir zamanlar, bir ülkede, ailesi ile bir mağarada yaşayan talip isimli bir delikanlı vardı. talip ablası, ağabeyi, annesi ve babası ile yaşardı. gündüz agoraya inerler, çalışıp…
us | 2025 | 1/9 | mukaddime
ilk baskısı 2020 yılında yapılmış olan us kitabımın 2025’te elden geçirilmiş formunu bölüm bölüm, e-kitap olarak bu sitede yayımlama kararı aldım. dokuz gün, dokuz bölüm halinde yayımlanacak ve tamamlanmış…

kanaatiniz nedir?