us | 2025 | 5/9 | etik

yazan:

  • 31 dakikalık bir metin-

👈önceki bölümü oku

önce düzenli bir şekilde tüm haritayı çizeyim, sonra serbest sohbete geçeriz.

ahlakın kurgusal ve kılgısal yanları var. bazılarımız iyi insanlardır ve onların iyi insanlar oluşu kadın-erkek, zengin-fakir, dindar-dinsiz, yaşlı-genç, eğitimli-eğitimsiz oluşlarından ileri gelmez. tıpkı tezcanlılık ya da korkaklık, gevezelik, utangaçlık gibi ahlaklılık da doğuştan gelir ve eğitimle pek değişmez. insanları kötü insan yapmaya götüren saikler aşırıya varan yoksulluk eksenindedir. yani açlık ortadan kalktığı sürece tüm insanlar rastlantısal olarak iyidir ya da kötüdür. işin kılgısal kısmı böyle. biz kurgusal kısmını konuşacağız ve bu konuşacağımız felsefi tartışmaların insanın iyi olmasıyla en ufak bir ilintisi yoktur. masada konuşulur, sonra hayat aynen devam eder. hasılı, sokakta, otobüste, mecliste insanların iyi veya kötü oluşu kurgusal temelli değil, refleks ve eğilimdir; hiç değilse bilişsel değildir.

“niçin ahlaklı olmalıyım?” sorusunun cevabı yoktur! evet, yoktur! allah yakar, bir ahlak motivatörü olamaz, o korkudur. hapse girme riski korkudur, toplumun iyiliği için de ahlaklı olunmaz bunu söylemek sorunu çözmez, bir kademe öteye iteler; öyleyse toplumun iyiliğini niçin istiyoruz? tekrar ediyorum, kurgusalı tartışıyoruz; günün sonunda insanların iyidir, bazıları değil ama niçin ahlaklı olunması gerektiğinin cevabı mevcut değildir.

“uzayda uçuşan atomlar isek, bir çocuğu öldürmek niçin kötü?”

“toplum cezalandırır.”

“ya kimse görmezse?”

“insanlık adına kötü”

“o ne ki? insanlık bir atom yığını.”

“içinde bir vicdan var.”

“onu susturabilirsem, sorun kalıyor mu?”

“…”

bu “niçin?” sorusu idi. ahlaklı olasımız gelir ve niçin geldiğini bilmeyiz. muhtemelen binlerce yıllık evrimsel bir kalıntıdır bu his ama yok da sayılabilir bir şey değildir hani. bazılarımızın içinden gelir; antisosyal kişilik bozukluğu olanlarda olduğu gibi, bazılarımızın da içinden gelmez. içinden gelmeyen, kitap okuyup ahlaklı olamaz. içinden gelenlerle nasıl ahlaklı olunabilineceği tartışılabilir. evet, niçin ahlaklı olmamız gerektiğinin bir cevabı yok ama çöpe de atamıyoruz. madem olasımız geliyor, nasıl olabiliriz, onu tartışalım.

aslında marx’ın komünist manifesto’su da bir ahlak kitabıdır ama ahlak kelimesi geçmez. proletaryayı sömüren burjuva yıkılmalıdır. niçin? çünkü kötüdür. niçin kötüdür sömürmek? cevap yok. nietzsche’de de cevapsızdır… sürü ahlakının yerine efendi ahlakını koyar. niçin üstün insan olmaya çalışalım ki? yani aslında “-meli” ile biten cümleler gizli bir ahlak öğretisi temelli. yani “niçin?” sorusu hızlıca atlanarak “nasıl?” sorusuna gelinmiş. bu elinizdeki kitap da kısmen bir ahlak kitabıdır. tekâmül öneriyorum ve hakikat. bilgesavaşçı olalım! güçlü olalım, sürünün kölesi olmayalım, kendimizi gerçekleştirelim; iyi de niçin? ben bunlara müşteri değilim, diyebilirsiniz. verecek bir cevabım yok. kötü çocuk okuyabilirsiniz.

kötü müyüz peki, yoksa iyi mi?

“ah yasak meyve… yüzüncü yemin bozuşum ve kendimden nefret edişimsin. yine de yengeç adımlarla süzüldüğüm sensin. ne seninle yaşanabiliyor ne de senden kaçmak mümkün oluyor. ah sevgili meyveciğim, yasak olmasan da sever miydim acaba seni böyle? ya da sevmeyecek olsam yasak olur muydun yine? ağacın gözler önündeyse de köklerin benim içimde. ama murdar demeye de utanıyorum yetişemediğim erdeme. tesellim o ki nefretim pek katmerli, pek şiddetli. madem senden kaçamıyorum, bari nefretimle cezalandırayım kendimi. silemiyorsam karalamalıyım.”

bunu yazmıştım bir zamanlar, bir kötülüğümden sonra. evet, kötüyüm ben. ya siz?

siz, öz babanızdan sevgi, saygı görmemiş, hatta sahiplenme bile görmemiş olabilirsiniz ama bazı şanslı kerataların babası aristo’dur. felsefe yapmaktan yorulduğunda yasak bir aşk yaşamış ve bunun tohumu olarak da nur topu gibi bir erkek evlat dünyaya getirmiştir. kimine lakap takılır, kimine kitap yazılır. siz z kuşağının “atacan su” gibi isimlerine laf ediyorsunuz ama aristo, evladının adını nikomakhos koymuştur. yani… yani anlamı yok işte, nikomakhos. dünya tarihinin sual devrimi ve sofist bozucusu, şehit sokrates’in öz talebesi olan o büyük platon’un “akıl” diye çağırdığı, kendisinden de sıkı bir filozof olarak yetiştirdiği talebesi olan aristoteles, tüm teolojilerin, felsefelerin, toplumların ve hatta devletlerin hâlâ tartıştığı, dünyanın en çok okunan beş kitabından birini yazmıştır 2370 yıl önce. ahlâk hakkında yazılmış bu kadar derli toplu başka bir kitap da var değildir, olmayacaktır. “ey oğul” formatında çeşitli kitaplar vardır ve ilhamını buradan almıştır. bilge baba, güya oğluna ama aslında insanlığa bir etik vermiştir, nikomakhos’a etik. bediüzzaman’dan ifrat/tefrit okumalarını yaptıysanız kaynağı burasıdır.

gençlik yıllarımda iyi olan şeyleri sonuna kadar yapıp kötü şeylerden sonuna kadar kaçınmak isterdim. ölçülü olmak omurgasızlık, gevşeklik derdim. orta yol denen şey bana mıymıntılık gibi gelirdi ki sert ve radikal ve devrimci olduğum için uçtum, uç olduğum için doğruydum. sonra o antik yunan çığlığını duydum. efenim, der ki kendisi: cesaretin azı korkaklık, çoğu saldırganlık; itidal ol. budur erdemlisi. der ki yine ne savurgan ol ne cimri; orta yoldur iyisi. ama tam yarısı değil karpuz gibi; en güzel hizadan, en altın yerden geçir ki bıçağını, adı altın orta olsun. gençken sanırdım ki irade lazım sadece erdem için. oysa akıl da lazımmış. hocam anlatmış. evet, aristo bu altın gibi parıldayan ortayı bulmamız için aklı kullanmamız gerektiğini söyler. iyi de eder. büyük iskender’in hocası olduğu için filminde de bulunur ve anthony hopkins oynar. tek bir insan yazımı kitabı evirip çevirip okumak gerekseydi, bu etik olurdu, nikomakhos’a etik. kitaplar içinde uyu akıl baba. okunuyorsun…

haksızlığa uğramış herkesin ağzından ortak bir manifesto püskürür: adalet! bir çeşit cennetin ümitsiz heyecanı ile yaşar, oy verir, taşınır ve tartışırız. hep onu arar ama nedense pek de bulamayız. nerededir adalet? ama ismi değil, kendisi. sıkı çalışan bir terazi ve korkusuz hükümler… toplum sınıfı ne olursa olsun aynı ceza hükümleri, aynı korkutuculuk ve aynı ıslah edicilik. bir dük de korkacak adaletten, bir köle de. ve ikisi de güvenecek. demek ki ne menem bir şeyse şu adalet, ikisinden de güçlü olacak. zaten adaletin güçlü olması ilk kanun değil midir? ve ikinci kanunu eşitlik karşıtı olmasıdır. o garip dil sürçmesini terk edin: eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz. ve bu adalet nasıl bir ütopya ise ittifakla hep onu isteriz. iki rakip fırka da “adalet” diye bağırır. ya da birbirini boğazlayan hayat görüşlerini fişekleyen şey sahtesi de olsa adalettir. demek ki mutlak düş. yo, hep değil. haksızlığa uğrayan taraftan duyulur o çığlık, bir de intikamcıdan. yoksa derdi sahiden de adalet olan kaç kişi vardır?..

ve tanrı deyince ilk akla gelen kavram da adaletin ta kendisidir. ve şu soru:

“tanrı âdilse, bu dünyanın hâli ne?”

bu soruya refleks bir cevap olarak şu verilir: “bir gün gelecek.”

hayır üzgünüm. adalet filan gelmeyecek. dünya daima acı dolu, kötücül ve adaletsiz olacak. tanrı da tüm bu olan bitenlere daima kayıtsız kalacak. hep kaldığı gibi… dünyada çok fazla acı var. o kadar çok ve gereksiz ki acıyı değil, acı olmayan birkaç nokta kalmışsa, onları işaret etmektir zoru. acı arayanın pencereden bakması yeterlidir. bir küçük kız çocuğu deprem yıkıntısının altında kalır günler boyu. inler de inler ve sonsuz acılar çeker. en başta tanrı olmak üzere hiçbir şeyhin hayaleti ve melek gelip yardım etmez, o kız çocuğu ağlamaktan kuruya kuruya can verir. bir hafta sonra da kuş gibi yığılmış, beyaza boyanmış bir beden çıkarılır betonlardan. işte evren böyle kayıtsızdır acılara. tanrı da.

karma’yı bilir misiniz? dünyanın âdil olduğunu düşünebilen safdiller de şöyle bir savunma geliştirmiştir: “kötülük yapıyorsun, bir sonraki hayatında çıkıyor”. ya da “kötülük yapıyorsun, o seni dönüp dolaşıp muhakkak buluyor.” hangisi daha safça bilmiyorum. reenkarnasyon konusunu müstakil işlemek istiyorum; ahirete inanmayışın sosyetik versiyonudur kendisi. ya da orijinal haşir inancının evrim geçirmişidir. hayat tek. sonra ölüyorsun. konu bu. güzel demiyorum, hakikat diyorum. sonra belki karışıyoruzdur tanrı’ya veya evrene ya da başlıyordur sonsuz rüya, bilmiyorum ama depremde kız çocuğuna kayıtsız kalan tanrı’nın bakkal borcunu kapatmayana dayak atacağını pek sanmıyorum.

diğer ihtimale gelirsek, karma mıdır nedir, yaptığın bir kötülük seni buluyormuş. çünkü hanımefendinin görümcesi geçen bir kötülük yapmış. o da onu bulmuş.

olmaz olsun böyle tümevarım! yok böyle bir şey. herkes borçlu ve alacaklı gidecek. tarih boyunca büyük kötülere ve büyük kahramanlara bakın, anlarsınız. alacağını alıp da giden yok. sevimli demiyorum buna, hakikat diyorum. ben de sizin kadar talibim ballı böreklere. işte nietzsche o uğursuz ölüm haberini verince kutlama yapmadı, yas tuttu; yası onu delirtti. nietzsche’nin verdiği ölüm haberi buydu.

bir de şu var tabii, karma varsa kimseye ceza vermeye de lüzum yok çünkü evren hâllediyor, ne güzel. birisi size tokat attıysa siz onu öpün ki eski hayatınızdan bir suçunuzun cezasını çektiniz ve bitti.

yani netice o ki şunu iyice anlayalım: burası kötülük, acılar ve adaletsizlikle dolup taşan bir çöplüktür. sineklerle doludur. kokuşmuştur. en az zararla kurtulmaya bakalım. olmayan bir şeyi olmadığı yerde aramayın.

bir yahudi çocuğu olan nasıralı isa, zerdüştilikten aldığı ilhamla dünya tarihinin en büyük buluşunu yaptı; göklerdeki krallığa köleler; krallardan önce girecek! işte budur! vasatların devrimi başlasın! roma’ya bulaşan hastalık buydu: ümit!

cennet-cehennem için iyi olmak da iyi olmak değil korkak olmaktır. bunu ahlaklı olmak için bir temel gibi gösteren felsefeciler de fakat bu ahlaklı olmayı değil, talimatlara uymayı açıklar.

bunlar fevkalade nâzik mevzular.

iki tür ahlâk var: kendimize ve cemiyete karşı olan ahlâk. kendimize karşı ödevlerimizi tekâmül konusunda konuşacağız. kendini hiç inşa etmemişin ahlâkı varsa da yoktur. kendimize de ödevlerimiz var, evet.

bir gün bilgesavaşçı şöyle vaaz etti kendine;

doğuştan sahip olduğun hakkı dilenme, çal; öfkelenme hakkın yoksa affetmen hükümsüzdür; hür hissetmiyorsan sevilen şey sen değilsin. ortada bir “sen” olması için “sen” tarafından seçilmiş bir şeylerin, tercihlerin olması gerekmektedir. ‘aptal’ olduğunu söyleyene ‘kader’ diye cevap ver ama ‘ahlâksız’ olduğun söylenirse üzerine al; var olduğun için utanma fakat gurur da duyma. ailelik eden aileye minnet duy çünkü cinsel ilişki yaşarlarken ailenin istediği sen değildin, bir bebekti; kimseyi akraban olduğu için sevme; sevmek için de nefret için de sebepler ara; sana yapılan zulme susman da seni dilsiz şeytan yapan bir şeydir; sadece mecbur olunmayan şeyler ikramdır ve teşekkürü hak eder. hakkını, maaşını, emeğinin karşılığını alırken teşekkür etme; yaşadığın, var olduğun, yer kapladığın için özür de dileme, teşekkür de etme; senin üzerindeki emeklerini başına kakmış olanın kakması sırasında aldığı şeytansı haz, ücretidir, ödenmiştir. artık ona borcun yok. sen kendin olduktan sonra etrafında kalanlara bak, diğerleri firedir, teleftir; sana senin müsaaden olmadan iyiliğin için de olsa yapılan her şey kötülüktür. 

cemiyeti ne yapacağız?

ne büyük talihsizlik ki ahlâk (latince “moralis”) veya etik (eski yunanaca’da “ethikos”) kelimelerini duyunca akıllara ilk önce kadın, sonra da çıplaklık gelir. peki, ahlâk nedir? bir kedi bir fareyi yerken kötülük mü eder? hayır, çünkü doğasıdır. inek çim yerken çime kötülük etmez ve dolu yağdırırken kötülük etmez bulutlar tarlaya (bknz: teodise). ya da kuşunuz parmağınızı ısırınca kötülük demeyiz, bebeğiniz evi yaksa da. acı mı, belki. hazla/acıyla ölçemeyiz kötülüğü; ön şart başka: akıl, us.

demek akıl yokken “tabii” diyoruz her şeye. delinin de bakılmaz kusuruna, sarhoşun, yaşlının ve uyuyanın, cinnetlinin. kötülük edebilme yeteneği akıl sayesinde mümkündür ve kötülük yeteneği bulunmayanın iyilik yeteneği de yoktur. yani doğal, iyi ve kötü eylemler var sadece. peki, niyet mi mühim sonuç mu? kant gibi cevap vereyim; “niyet.” çünkü bizim yaratımlama yeteneğimiz yok ki iyilik yapalım; en fazla iyi niyetli bir şeyler yapar, denize atarız. yani birine iyilik edelim derken zarar da versek, adı iyiliktir. bizim elimizde bir zayıf talep var beyne gönderdiğimiz ki emir bile veremiyoruz, rica, istirham… sırf karşımızdakinin niyetini okuyamıyoruz diye yaptıklarının neticesine bakmaya da kalkmamalıyız, niyet belirli ölçülerde tahmin edilebilir. tabii hüsn-ü zan payını unutmadan.

bediüzzaman’ın örneğidir, on güçlü ve akıllı adamın on günde yaptığı kulübeyi, bir haylaz çocuk on saniyede yakar. yapma konusunda yetenekli sayılmayız yıkıcılığımız kadar; yani kırıp dökmeyin yeter.

ortada bir kötülüğün olması için etkenin akıllı, edilgenin canlı olması asgari şart; kedi ve bebek arasında etik doğmaz mesela. ilk kaide şüphesiz ki tarafların rızasıdır. rıza varsa etiktir, nokta. (nokta diyorum ama bu konu bu kadar kısa değil; döneceğiz)

Geometrik formlardan oluşmuş, elbiseli bir figür, göğsündeki kalp şekli parlayarak vurgulanıyor. Arka planda bulanık karanlık bir atmosfer var.

kaldırımıma tüküremezsin, bana doğru bakamazsın, duygumu ememezsin, şayet rızam yoksa. kendilik “kime ne!”, ahlâksa “bana ne!” diyebilmekte. bence iki sihirli kelime. mahremde rıza varsa hürriyet sonsuzdur; umuma açıkken şahitler de denkleme girer. rıza konusu muğlaksa olmadığı varsayılır. bu sefer herkesin temel kendilik hakları dikkate alınır. tapma, düşünce ve nefretin suçu olmaz; eylemdir mühimi. ikinci kaide, yolun başındaki söz esastır. yolda giderken kurallar esnemez. üç, doğrular savunulurken hayatlarımızdaki kötülüğe göre değerleri yamultulmamak, kötü de olsak iyi de olsak iyiyi savunmak asgari ödev. kimseyi de iyi yapamazsınız; aile, öğretmen, toplum olarak travmaya sokmayın, yoldan çekilin yeter.

evet, ben ahlâk eğitimine inanmam. bildirimine inanırım. insanları olacaklarından daha iyi kılamazsınız ama yaralarsanız, o yaralar onu daha kötü kılabilir.

bu yazacağım kötülük analizi, binlerce yıldır saç yoldurtan suallere keskin bir cevap olarak kala, okuna.

kötülük meselesi öyle cinnet geçirticidir ki birçokları dinden çıkışını buna bağlar. eski bir sual de şudur; tanrı kötü değilse kötülük diye bir şey niye var? teodise’dir adı bu sualin. uyku kaçırtan cinstendir. epikür’dür ilk ortaya atan. raffaello’nun ‘atina okulu’ freskinde, şişman, al yanaklı bir adam vardır, o.

yolda yürürken, karşıdan gelen adam suratınıza bir yumruk attı durduk yere. acıdı mı? evet. kötülük mü? evet. o adam kötü mü? belki de yığınla iyiliği vardır ama o eylemi kötüydü. niyetini bilmiyoruz.

ayağınıza taş mı çarptı? canınız acıdı. kötülük var mı? hayır. acı? acı var sadece. demek ki acı olan her şey kötü değilmiş. (bunu nedense ara sıra hatırlatıyorum.)

anne misiniz? yola atlayan çocuğunuza ani bir tokat vurmadınız mı hiç? hani, fevri, küçük, gayriihtiyari… acı var mı? var. kötülük? hayır, iyilik var. demek ki bazı acılar iyilik bile olabiliyor. bir kavram olarak acıyla kötülüğü ayırdık iyice.

babasınız, cahilsiniz; sanıyorsunuz ki her karın ağrısına iyi gelir sıcak torba. oğlunuz kıvranırken telaşla hazırlayıp bastırdınız. dua da ettiniz iyileşsin diye. ne oldu? apandisiti patladı. acı var mı? çok. kötülük var mı? büyük soru. niyet iyi, netice kötü. yani?

neticesi acı olan iyi niyetin olduğu yerde kötülük var diyebilir miyiz? kant’a göre diyemeyiz. genelde dinlere göre de. orada kötülük yok, acı var. günah da yok. suç da yok.

bilmek… ah o bilmek… her şeyi bilsek her şey değişirdi. bilmek, evrendeki en kritik çizgidir. “şimdiki aklım olsa o şeyi yapmazdım” deriz. şimdiki ‘aklım’ mı, ‘bilgim’ mi? ‘aklım’ ise o yaptığımız bir hataymış gerçekten de. yani demek ki bir akletme sorunuymuş. daha iyi akıl ile daha iyi şeyler yapılabilirmiş. ‘yapmamalı idik’ diyebiliriz. pişman da olmalıyız. fakat cürüm dediğimiz şey bilgi eksiğimizden yani geleceği bilmemekten kaynaklanıyorsa yolunuza gidiniz. kâhin olmadığınız için mi kızgınsınız kendinize? sizi boşuna atmışlar hapse. bilseniz, o şeyi değil tüm evreni değiştirebilirdiniz. tabii ki bilmeyeceksiniz. akıl mı? şimdiki aklınız dünkü aklınızdan ileri olmalı elbette. bu olmalı hedefiniz. tekâmül budur. yoksa bugün dünden daha çok bilmek erdem olamaz. inekler de yeni çayırları keşfetti dün bilmediği. köpekler, yeni ağaçlara işedi. geçiniz.

mevzuya dönersek… o baba, iyi niyetle acı bir şeye sebep oldu. tamam, iyilik var diyemeyiz belki ama kötülük de yok. salın o babayı hapisten. affetsin kendini de. kötü bir şey yapmadı. bilgileri doğrultusunda en iyisini istedi ve uyguladı. tıpkı tüm dünyadaki diğer iyiler gibi.

yani, kötülük için niyet esasmış. kötü bir niyet gerekmiş. kim kötü niyetli? parmak kaldırsın. kimse mi? sesim mi ulaşmadı acaba?

çok şahane birer inkârcıyız hepimiz. hep iyi niyetler, pembe kalpler, “one world”ler, tüm kadınlar güzeldir ve bütün insanlar kardeştir… kötülük denen şeyi hak ihlâli diye tanımlarsak, bilerek isteyerek hiç mi hak ihlâl etmediniz? sıra kapmadınız mı? rüşvet vermediniz veya almadınız mı? fazla aldığınız para üstünü cebinize yuvarlamadınız veya eksik para üstü vermediniz mi? vergi kaçırmadınız mı? iştahla bakmadınız mı başkasının imzalısına? yalan söylemediniz mi, kocanıza da mı? pembesi de mi çıkmadı yalanın ağzınızdan? çerezcide çalışırken fındıkları yemediniz mi? kaçak program da kullanmadınız bilgisayarınızda?

“hiç kötü niyetle bir şey yaptın mı?”

bu soruyu soruyorum insanlara, neredeyse hep aynı cevabı alıyorum.

“hayır. hep iyi niyetimden kaybediyorum.”

sanırım kötü niyetinden kaybeden tek kişi benim! evet, ben kötü niyetli biriyim.

çeşitli oranlarda kötülükleri işliyoruz. irili ufaklı ve devamlı. bununla yüzleşirken iki büyük hamleden birisini yapabiliriz. zannediyorum tüm hayatta en kritik karar anı budur. en temel etik sorunsalı… samimiyet ve inkâr arasındaki kapkalın çizgi. işte bu duruş, bizi erdemli veya korkak yapan şeydir.

imdi… kötülük yaptık. ne yapacağız?

birincisi, işlediğimizin kötülük olduğunu kabul edeceğiz ve kötülükler işleyen bir canlı olduğumuz gerçeği ile yüzleşerek yaşayacağız. hem de ömrümüzün sonuna kadar. ve kötülüğe kötülük demeye devam edeceğiz. ilkeler revizyonuna gitmeyeceğiz. işte tam burada doğrular-gerçekler arasındaki düalizm ile tanışmış oluyoruz. bu düalizm ile tanışma çağımız yirmilerin başıdır. daha evvelinde net bir tahlil yapamıyoruz. doğruların tertemiz, tepede ışıldamakta olduğunu ve gerçeklerin pis pasaklı, yerlerde süründüğünü anlamış oluruz. doğrular mağarada, gerçekler çarşıda. gerçeğin asla doğrulara yetişemeyeceğini ama gerçekleri kurtarmak için de doğruların o pak yüzünün kirletilmemesi gerektiğini…

anlasanıza, aralarında onulmaz, ontolojik bir fark var.

falanca, bilmem kaç kadına tecavüz edip öldürmüş; bu herifin psikolojik tanısı konuşuluyor. bu dsm denen saçmalık yüzünden ortada ‘kötü’ filan kalmıyor. onlar ‘hasta’ imiş çünkü ‘deli’ imiş! deli dediğin, planlı programlı ve son derece kasıtlı ve zekice cinayetler işliyor. modern insan kötüyü anlayamıyor kanımca. evvelden kötü vardı. hitler’in psikopatolojisi diye bir kitap okumuştum; ne saçmaydı. adam bir sürü siyasi takla atıp başa geçecek kadar ayık da elli milyon avrupalıyı öldürürken mi deli? kötü işte! bu kadar basit. deli dediğin an mâsum olur o kişi. şu sosyopat, öteki psikopat, bu da manik… ee kim kötü? baklava çalan… bir de sınavda kopya çeken filan işte… kötüye ilaç satamayan ilaç firmaları, ‘deli’nin tanımını genişletti, biliniz. deniyor ki depresyon vakaları patlama yapmış! kimse de sormuyor “tanımı değişiyor mu?” diye. uçan kuşa tanı koyarsan herkes anormal çıkar… küfürbazın filan bile tanısı var… bir de şu var tabii: tipik amerikalı seri katilleri inceleyin; şaşıp kalırsınız. kesti, yedi, tecavüz etti sıralaması yer değiştirir durur devamlı. onlara ‘kötü’ dediğiniz an sizinle aynı türde olur ki bunu kaldıramazsınız. o yüzden ‘öteki’ demek istersiniz. deyince rahatlarsınız. deliyse suçsuz! deliler cennete, unutmayın; cehenneme de bir iki adam lâzım.

deli dediğin, ağzından köpükler çıkartarak alkış tutar sokakta, çıplak dolaşır, şarkı söyler, kendiyle konuşur. takım elbise giyip cinayet işlemez.

ikincisine gelirsek…

kötülük işledik. ne yapacağız? inkâr edeceğiz! sürünün çoğu bu yolu seçer. güçtür suçlu yaşamak. diyeceğiz ki; “o eylem, değil bir kötülük. kötülük sanıyordum ben bir zaman. mantıklı düşünelim, herkestir o eylemi yapan. herkes mi kötü olan? herkes mi kabahatli? o kadar da kötü değil o yaptığım. hem hafifletici nedenlerim var. toplum itti hem beni. hem öğretmenim kötüydü. çocukluğum travma dolu. fakir ve açım. sistem çürük ve batık. çağımızdır günahkâr olan, ben değilim. ben değilim yaptıklarımı yapmak isteyen.”

yani fikri revizyona gideriz: o yaptığım şeye düne kadar kötülük diyordum; artık demiyorum.

buna doğrular ve gerçekler arasındaki çatışma denir. olgun ruhlardan başkasının kafası çok karışır bu konuda. çocukken benim de kapıldığım şu tuhaf aforizma, tüm dimağlara işlemiştir: “ya inandığın gibi yaşa ya yaşadığın gibi inan!”

önce çok havalı gelen bir ifadedir. bıçkın slogan ve hayat amacı… dürüst, yekpare, mert ve cesurca… mevlana’nın şu sözü de destekler yandan:

“ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün!”

bir insanda kötülük ne zaman başlar? tutarlılık illüzyonuyla beraber elbette. çocukların iddiası değildir tutarlılık. o yüzden masumdur onlar. ancak, ahlâksız kötücül yetişkinler “tutarlıyız!” diye nâra atar.

ahlakçı ve düşçüler olur mağarada. bunlar mağara hastalıkları. bu ahlakçılar, asar, keser, atar, tutar, kendi de dedikleriyle tutarlı olduğunu savunur. yani tutarlılık bir üst değer olmanın yanında, en üst değerdir. onlardan çok var çevremde. inkar ederlerken görmelisiniz. kullandıkları savunma mekanizmalarını… yaptıkları, ya da hissettikleri ile yaşayamıyorlar, inkar ediyorlar. bu yoğun inkar da onları nevrotik kılıyor. insan çatlar be! “dediğim başka, yaptığım başka”de, rahatla be kadın! çatlayacaksın!

ahlâklı insan tutarsız olandır! ne geldiyse başımıza, özü sözü bir olanlardan geldi. söz, erdemi söyler ve öz de uyabildiği kadar uymaya çalışır. ama uyabildiği kadar elbette… uyamadığı yerde ne olur? her “tutarlı” koyun, sözünü özüne uydurmaya başlar. yani şeytanlaşır. çünkü insanın içinde şeytandan başka bir şey yoktur.

kendiyle barışıkmış-mış, özü sözü birmiş-miş…

sözleriyle bir olmayan özleri özledik. ne geldiyse başımıza, kendiyle barışıklardan geldi. aşağılık yalancılar.

özü sözü apayrı, kendiyle yaka paça on adamla dünyayı fethedersin. neticede karşında sekiz milyarlık tutarlılık illüzyonu kurbanı var.

dediklerimi deliksiz, boşluksuz, yaptıklarıma kayıtsız ve kusursuzca gökte inşa ederim, orada öyle pırıl pırıl durur. “sigara sağlığa zararlıdır” derim, demem bitince bir tane yakarım şöyle, üstüne iyi gider. bu tutarlılık düşkünlerine göre içmeyi bırakamıyorsam demeyi bırakmalıymışım. ulan diyecek adam mı kalır geriye! sigaramı onların yüzüne üfürüyorum.

kötülükse özümüz, o özü kınamak olmalı sözümüz.

kınamak demişken… bir de cemiyetin bazı hasta ruhları der ki: kınamayın, başınıza gelir! bu nasıl bir beyin kabızlığıdır, ahlâk uyuşması ve fikir yobazlığıdır böyle! kınamalıyız! kınamak ahlâkın en aşağı seviyesidir. elimizle düzeltmeyi beceremediğimizi dilimizle düzeltemezsek ne işe yararız? omurgamız nerede? kötüye kötü, zalime zalim demeyelim mi? okşayalım mı?

efendim, büyük konuşmayacakmışız, başımıza gelirmiş! asıl, küçük konuşmayalım. her lafımız büyük büyük çıkmalı. o mıymıntı ağızların korkak analizleri uykumuzu getiriyor hep. küçük laf eden küçük kalır. büyük konuşacağım. umarım gelir başıma. gelirse, daha büyük konuşurum!

bir de bu özü-sözü bir olanlardan beteri, içi dışı bir olanlar var. içinde ne var ki hınç ve şehvetten başka? haset bir domuz değil misin kendinle baş başa? bir de bunu dışa yansıtıp irin mi fışkırtalım gözlerimizden? bari dışımızda bir gölge kabilinden de olsa iyilik bulunsun. içimizdeki zift kokusu saklı kalsın, mahrem olsun.

dışımız olmasın içimizle bir. ve de sözümüz bir olmasın özümüzle.

tabii; “lafa değil icraata bakarım.” cılar vardır bir de. insanın yaratma salahiyeti mi var da icraata bakıyorsun? bir yığın parametre var. benim elimde olan bir ikisi en fazla. elimde olmayan yığının içinde şansı var, sağlığı var, hava durumu var… var da var. milyonluk girdi parametresine koşut, tek bir icraat var. yani o icraat da benim değil, kaderin işi. benim işim en erdemli, en asil lafı söylemek. icraat benim işim değil.

yani, lafla peynir gemisi yürür kardeşim.

dikkat ederseniz tüm kitap özenle ayrılmış düalizmler üzerinden, kritik ikili karşıtlıklar üzerinden gidiyor. özne-eşya ayrımı kritikti ama ondan önemlisi de teori-pratik ayrımı ki teori derken doğruları, erdemi, ahlâkı söylüyorum; pratik derken de gerçekleri, olanı, bizi. o yüzden diyorum ki doğrular savunulur, gerçeklerse yaşanandır. doğrular mağarada durur, gerçekler çarşıda yaşar.

“us” konusunda da değindiğimiz gibi, bilkuvve yani potansiyel olarak kötülük ancak akılla başlayan ve akılla artan bir şeydir. bir eylemin kötülüğü araştırılırken failin aklı muhakkak dikkate alınmalıdır. sırf bu yüzden bilirsiniz, çocuklar masum sayılır “âkil ve baliğ” olmadan. akıl yoksa eylemler ne iyidir ne kötü. olsa olsa doğal kaderdir, yağmur yağması kabilindendir.

1-iyi

2-doğal

3-kötü

doğal olanda kötülük ve iyilik olmadığı için yaratıcı, yani kaderin sahibi, yani doğal olan her nedenselliğin yapıcısı, akıl üstü yani her şeyi bilici olduğu için akla ihtiyaç duymayıcı, o yüzden kötü de iyi de olamayıcıdır. bilgisi eksik olan akla ihtiyaç duyar çünkü bildiğinden, bilmediğine gitmek ister. akıl bir hesap çeşididir ve her şeyi bilen için küçültücüdür. yani bizlerin aklının olması övünülecek bir şey iken aklı olan bir tanrı, eksik bir tanrıdır. sonsuz bellek o işlevsiz işlemciye niçin ihtiyaç duysun ki?

o yüzden tanrı’da, delide, çok yaşlıda, âşıkta, sarhoşta, çocukta, hayvanda, eşyada akıl yok sayıldığı için kötülük de yok sayılır.

şöyle bir tez de var; tanrı’nın kötü olamaması başka bir sebebe daha dayanır. kötülük zaten tanrılık ile başlayan bir kavram olduğu için, tanrı’ya inanmayan ateistlerin kötülüğe de inanmaması icap eder. tanrı’ya inanan ise kötülüğün tanımını tanrı’dan dinler. o yüzden değildir depremler kötü, afetler kötü.

tarih boyunca tartışılmıştır ayrıca ahlâk ve erdemin kökeni. rasyonel kökeni olmadığı söylenir. ben kesinlikle sezgisel olarak iyi ve kötü diye bir şeye ihtiyaç duyduğumuzu ama ama temellendiremeyeceğimizi düşünüyorum. cinsellik gibi. içimizde yükselen bir gerilim var ama nasıl sevişeceğiz, hangi organımızla ne yapacağız, bilmeyiz. o yüzden bazen saparız. büyürken alınan cinsel eğitim aslında biraz yol göstermedir. yoksa ergen o gerginlik ile ne yapacağını kendisi icat etmeye çalışır. ahlaka gelirsek, içinde bulunulan pozisyon için iyi ve kötü söylenebilir hâldedir. detaylar tartışılabilir olsa da genel olarak bir maddeye indirgeyebiliriz.

“tarafların rızası esastır.”

sadece bunun üzerinden epey bir malzeme çıkıyor. ahlâkın konuşulması için akıl dışında bir şey daha gerekir; öteki. ıssız adada ahlâk olur mu? ahlâklı olunabilir mi? yani temas kuracak veya kötülük edecek en azından bir öteki gerekiyor ve kötülüğün/iyiliğin doğması için de akıl. yani ahlâkı konuşabilmek için en az bir akıllı ve en az bir canlı olmalı aynı uzamda.

akıllı bir insan canlılarla dolu bir adada yaşarken adalet, ahlâk ve kötülük de söz konusudur iyilik de. akıllı bir insan akıllı insanlardan oluşan bir cemiyette iken ahlâk ve kötülük çok daha karmaşık olarak vardır. cemiyet kompleksleştikçe ahlâk hükümleri vermek de kompleksleşir. şunu belirtelim ki asgari cemiyet ödevleri kişiyi kötü olmaktan kurtarır. iyi olmak içinse ödev dışı ilave fiiller olmalıdır.  işte bu yüzden maaşını alırken teşekkür etmemelisin. teşekkür ödeve edilmez, iyiliğe edilir ama ödeve edilen de nezaket kabilindendir. yeter ki abartılmasın. aşırı edilen teşekkür, ödevliyi şımartır.

köyden, yani hayatta kalınmaya çalışılan dar sosyal ilişkilerden modern kente doğru gittikçe ahlâk kavramı doğar ve kompleksleşir. din de bu yüzden karmaşıktır kentte. köyde, evrende bir yaratıcıya inanırsın biter ama modern kentlerde tatbik etmesi zorlaşır. kentte dinin bıraktığı boşluğu sanat doldurur. din ve sanatın benzer yanları vardır; muhayyile ile kurulacak teması gerektirir. işte o yüzden birbirlerinin yerine kullanılabilir. kırsalda teknik olur ama kentte bilime dönüşür. nedensellik ile kurulan bağ artar kentte çünkü doğaya hâkimiyet görece fazladır. felsefe de kentte olur, köyde dalgın tefekkür olur. kentte ussal soslu sistemler kurma olur ama köyde derin dalış ve hayret olur yıldızlara, uzaklara, dağlara, hayvanlara… ve bütün peygamberler de filozoflar gibi kentten çıkmıştır.

bizi iyi olmaya, iyiliğin değerli olduğuna iten bir iç ses, vicdan, freudçu anlamda süper ego, muhammed masum’a göre iç peygamber vardır ve bu iyi olmayı isteme hâli belirli bir oranda düzenlenebilir, içeriği değiştirilebilir ama varlığı yok edilemez. tabii şurası çok önemlidir ki vicdan bomboş bir kavramdır. iyilik adına hiçbir değeri yoktur. toplumun şebeke suyunun süzgeci gibi tortularla, pislikle, çocukluk korkularıyla birikmiş bir iç geveze… o otomatik vicdandan derhal kurtulmalı. iyi olmak için yanıp tutuşan ve azarlayıp duran, törelerle, halkın inançlarıyla, aile alışkanlıklarıyla, korkaklıkla, utangaçlık denen saçmalıkla kirlenmiş olan kalınlaşmış vicdanı, felsefe eğitimi ile incelttikten sonra kullanmak eftaldir, yeğdir.

meselenin çetini bence şudur: niyetimiz ile yüzleşmek! kendini devamlı iyi sanan kendini kandırma ustaları ordusu ile kendini devamlı kirli sayan doğuştan günahkârlar arasında bir yerde durmak ve konuyu niyette kapamak esas.

niyet diyorum çünkü ilk grup kötü niyetli olsa da kendisini iyi niyetli saydığı için iyi bir bilinçaltı eğitimi almalı ve çoğu eyleminin temelindeki intikam, cinsellik, gösteriş, hırs ve kıskançlığı görmesi sağlanmalı. hatta bu eylemlere bakacak olursanız altında yatan kötü niyet bile araştırılmaksızın kötü olarak görülmektedir. aslında saf bir niyet analizi yapan kişi iyi olsun kötü olsun, eylemlerinin on emir gibi yasaların içinde olup olmadığına bile bakmaksızın kötücül olduğunu rahatlıkla görecektir. o yüzden bize iyi insanlardan önce iyi ve kötü niyeti ile yüzleşebilecek insanlar gerekmektedir.

ikinci grupsa elinde olmayanlarla fazla ilgilendiği için kötü niyetli olsun olmasın her eylemine kötülüğü yapıştırıverir ve sanki günahlarına ağlamak için doğmuştur. oysa en baştan beri dediğim gibi eylemlerimizin neticeleri ve eylemlerimiz mühim değildir çünkü bizim bir cılız niyetimiz vardır bin ilmikten süzülüp dışarı çıkan ve hayat kaostur, her yerde kelebek etkisi vardır ve gelecek bilinmezdir. o yüzden niyet sahiden, ama sahiden iyiyse eylem iyidir bin masum ölse de.

Soyut bir figür, kıvrımlı ve metalik bir dokuya sahip, arka planda hafif bir ışık parlıyor.

az önce özellikle dindar olmasının ahlâklı olmasını sağlamadığı kimselerden bahsetmiştim. din, içinde komşuya yardım, tevazu, güler yüz gibi iyilik ögeleri bulundururken, bunların iyi olduğunu savunuyor olmak kişiyi dindar yapan şeydir ki buna itikat denir. ve hatta dinden çıkartan hâllerde de dinin iyi dediğine iyi dememek, kötü dediğine kötü dememek vardır. yani yine teori kısmına taalluk eder bu itikat denen şey ve katiyen iyilik eden olmaktan farklıdır. hatta dine giriş bile bu şekilde olur. hiçbir dine ilk iyiliğini yaparak girmezsin, şahit olduğunu söyleyerek filan girersin. din anlatılırken, ahlâk öğretisi söylenir ve ahlâklı dinsiz, bu ahlâk öğretisinin tanrısal olduğuna ikna olur ve dinin mümini olur. fakat sadece “dindar” olmuş olmanın insanı iyi yapması katiyetle mümkün değildir.

bir de “fazla iyi”ler hakkında konuşayım ama konuşmaya da pek değer sayılmaz. bir insanın zaafları, insani yanlarıyla tanımak sınırları görmek demek ama bu “fazla iyi”ler muhakkak bir kiri saklıyor oluyorlar. hep uzak durmuşumdur. köpek gibi kendini kullandıran, köle fantazmalı, sapık ruhlu bu “fazla iyi”lerin yaptığı kibirsiz, libidosuz rolünden midem bulandığı gibi, fazla kötülere duyduğum saygının zerresini de duymuyorum bunlara. günahsızlıkları o kadar aşırı ki bu kadar günahla nasıl dolaşıyorlar bilmiyorum. dost rolünü de pek iyi becerirler; hayırlı damat ve kanka rolünü de.  

kendim olmak için niyetlendiğim gece ilk fark ettiğim şey “iyi” olmamın buna engel olmasıydı çünkü gerçekten maalesef “iyi”ydim. maalesef dürüst, âdil, mütevazıydım. kötü olmayı göze alamayan, kendisi de olamaz. gidin kötü olun, filan diye salık veriyor değilim. sadece sıkı tatbik edilen erdemlerin insanın kendisini inşa etmesinin önünde durduğunu, geçici olarak işlevsiz kılınan bir “iyi”lik hâlinin daha olumlu sonuç verdiğini söylüyorum. kendisi olan kişi, kendisi olarak iyi olmak isteyebilir. bunda beis yok ama şunu unutulmamalıdır; kendimiz değilken iyi olsak da kötüyüz zaten. 

bir de ilk bölümde bahsettiğim, doğru, iyi, güzel üçlüsünden, doğruda saplı kalanlar vardır. doğrular, yani erdemler, ödevler o kadar esastır ki bu ahlâkçılar işlevliyi, yani iyiyi bir an olsun değerlendirecek ekipmanlara bile sahip değildir. bu yüzden doğru, güzel ve iyiyi aynı şey sanır zavallılar. onlara göre bir şey doğru değil, yani etik değilse, işlevli de değildir güzel olmadığı gibi. yobazın tanımına hoş geldiniz.

bir de -genelde ahlakçılardan çıkan- hastalıklı ama yaygın bir tahakküm mekanizmasından bahsedeyim. seni kendisine borçlu kılarak yönetir! yani suçlu hissettirir. ona yaptığın şey çok ayıptır, bu yüzden hayat boyu özür dilemeli, mahcup olmasın. iyi de kardeşim diledik işte. bir diledik, iki diledik, yeter. hırsız evine kadar kovalanmaz ki. bu gibi gizli tahakkümlerden korunmalı bilgesavaşçı. özrün sahici, adil ve etik yanlarından dolayı önemine inanabilirsiniz, anlıyorum, ben de inanıyorum ancak suistimale uğramaya elverişlidir hakkaniyetçiliğin bu cinsi. ayrıca muhatap devamlı kendisine kötülük yaptırtıyor, bu kurban rolünden besleniyor, suç uyduruyor da olabilir. yani ortada değil suç, merhaba bile doğru dürüst yokken kaşla göz arasında günahlarınız birikmeye başlamışsa koşarak kaçın. bende oldu. yeni tanıştığın birine ilk on dakika içinde kaç kere hata yapabilirsin ki? bir de bu kişilerle yıllarının geçtiğini düşün. bakkalın borç defteri gibi bir bayrağı suratına çarparlar; köpekleş ister bunlar. hem birisiyle ilişkimde hiç durmadan hatalarım birikiyorsa, o ilişki biraz hata sayacına da dönüşmüş demektir. ya ben fazla hatalıyım, ya bu sayaç fazla hassas. her iki durumda da oraya ait değilim. daha az hatalı olduğum yere giderim.

uğradığı bir tasallutu bir çeşit günahkârlık gibi gören birtakım mazlumların -bilhassa kadınlarda- temizlik, titizliği hastalık derecesine getirdiği gözlemlenmiştir. dışarı çıktığı anda kendisini kirli hisseder, temiz fayansı yüz kere siler, temiz eli soyana kadar yıkar. bazı obsesif kompulsif bozukluk (okb) mağdurlarının geçmişinde kendilerini affedemedikleri veya suçlu gördükleri bir şey olduğu bilinir. yani o kirlilik tinsellik kökenli, tensellikten çıkan bir kirliliktir.

“yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”

bu söz mevlana’nın ve kafa karıştıran bir tövbe meselesi var. tövbe, bir kötülüğü zinhar işlememekle ilgili bir yemin, bir söz değildir. kötülüğün kötülük olduğunun kabulüdür. kalınlaştırılmış bilinç, inceltilmiş bilinç dışı ve güçlenmiş bir akıl ile kendisiyle yüzleşmeyi başarabilen kişi, kötülük işlerken bile kötülüğün kötülük olduğunu bilerek ve isteyerek işlemeli. yani tövbe konusu aslında aktif olarak devam eden bir farkındalık hâli. kötü olmaya karşı alınan en ucuz ve çocuksu tedbir, eylemin masumlaştırılması. bahsettik… yoksa tövbe zaten tutan bir şey değildir. tutmasına inanılır mı, emin de değilim. tövbe ettim, “yaptığım hoş değildi” demek.

cennet nedir? çok fazla zevk. cehennem nedir? çok fazla acı. bunu böyle anlamak gerekir, der bazıları. yine bazı müminler der ki; eşya ve hadiselerin önemi olmadığı gibi ilkine köşk, ikincisine kaktüs koymak halkın muhayyile düzeyi içindir. birtakımları der ki: siz cennet için iyilik yapıyorsunuz, oysa ben insanlık için iyilik yapıyorum. bana göre ikisi de diğerinden daha değerli değildir.

konuşmuştuk, insanlık barışı, insanlık, sevgi, evrensel umut gibi saçmalıkların hiçbir tutar yanı olmadığı gibi sorulan tüm “niçin?”leri havada bırakır. kimse rasyonel bir nedenle iyilik yapamaz. cennet/cehennem bilgisi özünde, hiçbir şeyin boşa gitmeyeceği ile ilgili bir dipnottur. demin söylediğim gibi iyilik yaparken kimsenin aklına cennet gelmediği gibi geliyorsa bile ahlaklı kılmaz. hayatta yapılan her şeyin kökeni hedoni birimine çevrilebilir. “insanlık” denen şey için iyilik yaptığını saçmalayan kişi ile cehennemden korktuğu için iyilik yapan kişinin iyilik yapma sebebi kendilerini iyi hissetme, yani içsel bir haz, yani hedonidir. yemek yerken haz alınır, sevişirken, iyilik yapılırken, sınav kazanılırken, seyahat edilirken, yetim başı okşanırken… yani içsel bir onay mekanizması daima uyanıktır ve “aferin” demeyi ihmal etmez. bu bir ön cennettir. yani her iyilik zevk için yapılır, yeter ki eylemin iyi olduğuna ikna olunsun.

her ateist nihilist olmak zorundadır teknik olarak ama kolay iş değildir nihilizm. ateist olduktan sonra değerler üzerine bir şeyler söylenirse saçmalanır ama değersiz de yaşanmaz. iyi olanın niçin iyi olduğu sorusu daima havadadır ama şunu netçe belirtmek isterim ki; bir kişi için en büyük, evet, en büyük tehlike nihilizmdir! nihilist kişinin üstüne binyılların uğursuzluğu çöker. rengi, zevki, heyecanı alınmış bir hayat ne kadar ilerleyebilir? o kişi gerekirse kendine putlar uydurmalı ama bir değer yaratmalıdır. din, sanat veya aşkta, yardım kuruluşlarında bolca anlam bulunabilir. bulunmalıdır! yoksa sonumuz yok olmaktır!

ateist kişi belki bir yönüyle nihilist olmak zorunda görünse de ikisini ayırmalı. kökeni ne olursa olsun ağlatıcı, güldürücü, uğrunda ölünücü ve sabahları uyandırıcı değerlerimiz olmalı. fena şeydir anlam ve değer yitimi.

genel ahlak formüllerine gelecek olursam…

konfüçyüs’un “kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapma” öğretisi baştan çöküktür çünkü kendi tercihlerim ile başkasınınkiler uyuşmayabilir ki genelde de uyuşmaz.

“herkes aynı şeyi yapsa dünya nasıl bir yer olurdu?” öğretisi de çöküktür çünkü zaten davranışlarımı belirleyen şey dünyanın mevcut durumudur. bir şeyi yapıyorsam kimse yapmadığı için yapıyor olabilirim. belki ihmal edilen bir kamusal sorumluluğa soyunmuşumdur. herkes yapacak olsa soyunmazdım.

“kendiminki de dâhil toplam mutluluğu arttırmaya bakıyorum.” şeklinde bir formül işler görünmekte. belki birisini öldürmek, ölen kişinin ailesinin mutluluk seviyesini azaltacak ama sürünün toplam mutluluk seviyesini arttıracak. hitler’e suikast düzenlemek gibi… ahlâklı mıdır? evet.

“zevkime odaklanıyorum.” sanki göze önce ucuz görünmektedir ama adam smith ve ayn rand (doğrudan savunuyor değildir ama) okuyunca daha ikna edicidir egoist ahlâk çünkü dünya kendi zevkini bile hesap edemeyen aptallarla doludur. o yüzden egoizm, sanıldığı kadar çirkin bir tutum değildir. aynısını “kendi mutluluğumu esas alıyorum.” şekline çevirsek çok da abes görünmez. kendi mutluluğuna odaklanan biri erdem için canını bile verebilir çünkü bundan mutluluk duymaktadır.

bir de sık tartışılan ceza meselesi var… özellikle idam. ceza, adalet ve intikam arasında pek fark yok. aynı lafın azmışı… biri diğerinden daha hesaplı, öteki daha fevri, coşkulu… hepsi bu.

şunu netçe belirtelim ki insan sürüleri böğürür, saldırır, yok eder, sömürür; hiçbir hayvan sürüsü bu kadar zararlı değildir doğaya. şu iki ayaklı hayvanları muhakkak kurallarla yola getirmek zorundasınız. yoksa tecavüzün önünü alamazsınız. bir araya geldiler mi daha tehlikelidirler. hele genç erkekler… itilmiş bir sınıfın aç genç erkekleri, denizsiz topraklardan da geldilerse, topluma yaydıkları hastalık sıtmadan, vebadan beterdir. ya doyuracaksın, ya böleceksin, ya devamlı kontrol edeceksin ama muhakkak iş vereceksin onlara. boş kaldılar mı istila ederler. türkiye’ye toplu halde gelen ortadoğulu erkeklerin verdiği, vereceği zararı ölçebilecek bir hesap makinesi yok. her neyse… ben sadece bu gruplar kötü demiyorum, insan olan yerde günah çoğalır diyorum. gruplar halinde olanlar daha kötüdür yalnızlardan. insanlar kendilerini güçsüz hissettiği için gruplaşır ki güçsüzlük hissi kadar kötü kılıcı bir şey yoktur. bilgesavaşçı’nın iyiliği de gücünden gelir, yalnızlığı da.

saldırgan insan sürülerinden bazı fertler yediler bir halt, ne yapacağız?

“yırtma” ihtimali varsa çoğu kişi devam eder cürmüne. yani cezası, utandırması, kınaması, hatırlanması yoksa ve bunu gören bir tanrı yoksa niçin suç işlenmesin ki? insan kötüdür. insan kötücüldür. insan kötülüğe meyyaldir.

ceza niçindir? kimse bilmeyecekse anlamsızdır. en önemlisi iyilik değildir ve adalet ile ilgisi yoktur. caydırma maksadı ile olursa cezadır ve anlamlıdır. cemiyette her insan kötülüğe meyyal olduğu için insanı çok erdemli bir mahlûk gibi değil de terbiye edilmesi gereken vahşi, yabanıl yanlarıyla değerlendirmek önemli. o yüzden sağlıklı cemiyet için en iyi duyuru imkânlarıyla verilen cezalar iki açıdan kıymetlidir:

birincisi, masum halk rahatlar ve kendisini güvende hisseder. sokaklarda daha rahat gezer.

ikincisi, aynı suça eğilimli olanlar korkar. evet, korku mühim. bir çocuğa tecavüz edip öldürmüş bir yaratığa ne olacağının bir önemi yoktur; kalan cemiyete ne olacağı mühimdir. böyle bir cani sıcak bir sanat geliştirme yuvasında iki yıl yatıp çıktı diyelim, o yaratık artık iyi bir insan bile olsa ki imkânsızdır, o caninin başına gelmeyenleri öğrenen diğer cani adayları her istediklerini rahatça yaparlar.

yani bu tip bir yaratığı hiçbir vicdan azabı duymadan idam etmeli devlet ve cemiyet de her istediği kanaldan bunu rahatça izlemeli. yani bu idam bir şekilde teşhir edilmeli ki arkadan gelecek olan yüz cani frenlensin. bir tek korku yeter yüz masum çocuğun hayatını kurtarmaya.

yani cezanın asıl maksadı olan caydırıcılık yerini bulmuş olur.

bununla ilgili en yaygın itiraz da düzgün tatbik edilme endişesi ama tabii bu endişe her yerde seslendirilebilir ve âdil olanı savunmayı engeller. tatbikat kısmı çok başka… eğer bu denirse, geri kalan her şeyin mükemmel olduğu mu iddia edilmektedir? fikir savunulur, adı konur; tatbik edilemezse bu sefer tatbikat eleştirilir, fikir değil.

insan hayatının kutsallığı ile ilgili aşırıya varan sloganlar, toplam mutluluk ilkesine taban tabana ters görünüyor. bir caniyi yaşatmakla milyonların acı çekmesi arasında bir seçim düşünün. işte adaletin heykelinden bile görebileceğimiz gibi, seçimler çok önemli. yaşa, yaşat, tamam ama ne pahasına? her şeyin bedeli düşünülmeli. bedel… ne pahasına? şayet ücretine değiyorsa yapılır. bedel hesap edilmiyorsa hayatın bir kapalı akvaryum veya terazi olduğu unutulmuş demektir.

doğa, kimseye sormadan -mesela güçsüzleri- temizler devamlı. ahlâksızları temizlemek de cemiyetin vazifesi olmalı. hiç değilse bazı derecelerin üzerindekileri. bu canlılar ahlâksızlık genleri ile çocuk yapmaya da devam ediyor ve sürünün içindeki kötülük geni frekansını da arttırıyor devamlı.

etiğe son tahlil ve terkip…

nazariyem o ki toplumlar binlerce yıldır kıskandı, haset duydu, hakları yendi ve buna bir çözüm geliştirmek istedi. yasaklar ve ayıplar uydurdu. uydurulan bu yasalar kalıcı ve yaptırıcı olsun diye tanrı’ya söylettirildi. sonra toplumdan topluma çok çeşitlilik gösterse de genlerimize iyice işledi. eh, kültürle de taşındı tabii. işte şimdi bizler bu genetik mirası taşıyoruz.

ahlâkı ve o’nu…

sonraki bölümü oku👉

us | 2025 | 9/9 | son tahlil ve terkip

👈önceki bölümü oku dünyanın en ahlaksız pis ve namussuz adamının bir hayvani hırıltısından bir hakikat ışığı çıkıverse gayriihtiyari, onu kapar giderim, arkama bakmam bile. sormam verdin mi, diye. hani…

us | 2025 | 8/9 | eşya

👈önceki bölümü oku “şey”, varlık demek, “eşya” varlıklar. eşyaya bakınca çeşitli şekillerde hareket ettiğini, salındığını, titrediğini, döndüğünü görüyoruz. üç çeşit akış tanımlıyorum, demiştim: çürüme’dir ilki ki uzayda uçuşmakta olan…

us | 2025 | 7/9 | tekâmül

tekâmül 👈önceki bölümü oku hangi çağda yaşamak isterdiniz? bu, bazıları için, bir parça kutsallık bir parça da romantiklik yükledikleri bir, eski yüzyıl seçimi oluyor. eskilerin iyi olduğuna şartlanmışlar vardır.…

us | 2025 | 6/9 | o

👈önceki bölümü oku bu kitaplardaki minik başlıklardan dev ansiklopediler çıkar aslında. kitabın gayesi de meseleyi baştan sona tastamam ele almak değil, bir çırpıda çözmek de değil; başlıkları koymak. şimdi…

us | 2025 | 4/9 | estetik

👈önceki bölümü oku estetik olanla birleşmek, tekleşmek, çiftleşmek, çiftlenmek, birlenmek… aşk… ne çok şey, bilhassa da yanlış şey söyleniyor hakkında. mâruziyet olması hasebiyle ayrılır sevgiden. sevgi bir ölçüde tercih…

us | 2025 | 3/9 | akla dair

👈önceki bölümü oku hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz.…

us | 2025 | 2/9 | bilgesavaşçı

👈önceki bölümü oku bir zamanlar, bir ülkede, ailesi ile bir mağarada yaşayan talip isimli bir delikanlı vardı. talip ablası, ağabeyi, annesi ve babası ile yaşardı. gündüz agoraya inerler, çalışıp…

us | 2025 | 1/9 | mukaddime

ilk baskısı 2020 yılında yapılmış olan us kitabımın 2025’te elden geçirilmiş formunu bölüm bölüm, e-kitap olarak bu sitede yayımlama kararı aldım. dokuz gün, dokuz bölüm halinde yayımlanacak ve tamamlanmış…

2 responses to “us | 2025 | 5/9 | etik”

  1. […] 👈önceki bölümü oku […]

kanaatiniz nedir?

emre timur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin