kuklacı-mukaddime

yazan:

  • 5 dakikalık bir metin-

kuklacı nihayet yakında çıkıyor. pek çok badire atlattı… son anda kitaptan çıkarttığım bir bölüm var: mukaddime. burada paylaşma kararı aldım. buyrunuz…

mukaddime – çağsızın bulantısı

vaktinde einstein’a üçüncü cihan harbi’ni sorarlar. “üçüncüsünü bilmem ama dördüncüsü taşla sopayla olacak.” der. şimdi bu ne demek?

post-apokaliptik sinema, sanat, edebiyat kişioğlunun kıyamet beklentisinden. iki dev yıkımla yarası sarılmaz hasarlar alan dünya, üçüncüsünü tahayyül bile edemiyor. neredeyse her dinde bir sıfırlanış, bir başa dönüş korkusu veya ümidi var.

bu dev harplerden sonra bir şey oldu; kant’ta, hegel’de zirvesini gördüğümüz akıl şahlanışına koşut, daha evvel nüve hâlinde kierkegaard’da, nietzsche’de filizlenmekte olan bir yabancılaşma, varoluşçu felsefe adıyla sartre’ın şaşı kaleminde zirveleşti. bu felsefe, hastalanmış çağa bir tepkiydi. yakılmış değerler ve dönüşmüş bir dünyadan geriye şaşkın kalan, ufalanan ferdin boğuntusunun, iç daralmasının, krizlerinin felsefesiydi bu.

bu felsefe pek çok sanat dalında –hatta bilimde bile- karşılık bulurken en çok edebiyatta makes buldu. yalnızlıkla boğuşan, hayatlarında bir anlam arayan ölümlülerin başlamayan ve bitmeyen hikâyelerini okuduk. ve bulamadıkları anlamı… anlam neydi? kazılıp çıkartılan bir şey miydi? işte son yüzyılın en büyük keşfi buydu; anlam, dışarıdan yapıştırılan bir çıkartma kâğıdı hükmündeymiş meğer! anlam ne gökten düşüyor ne yerden taşıyormuş; anlam bakışlardan fışkırıyormuş.

hayattan boğulan kadınlar, çocuklar ve adamların romandaki karşılığı tabii sartre’dan yüz yıl önceye, rusya’ya gider fakat adının konması ve yabancılaşmanın, bulantının itiraf edilmesi görece yeni. bugünse bütün çağ gırtlağına kadar bu boğuntuya bulanmış vaziyette.

bizim edebiyatımızda da –geç dönem osmanlı ve erken dönem cumhuriyet’in fransızca sevgisini düşünürsek- varoluşçuluğun kokusu, dokusu yok denemez fakat en kökünden, karanlığın en dibinden ‘varoluşçu’ romanlar geldi mi? maatteessüf…

işte bu bela benim cılız kalemime kaldı. başımdaki belaya bakınız: varoluşçu edebiyatın türkçede temsilcisi olmak! bununla övündüğüm sanılıyor. oysa -birçok şeyden olduğu gibi- bundan da tarifsiz bir acı duyuyorum.

evvela şunu belirteyim ki romancılık doğuda çılgın işi. sebebi ne? çok basit; bizde itiraf müessesesi yok. efenim bunu da ben demiyorum, oğuz atay diyor. haklı elbette… bizde “allah gafur’dur” denir, “günahları örter.” denir. birisi bir şeyi itiraf edecekken “sus” denir. “sus” denen yerde itiraf müessesi gelişmez. itiraf yoksa roman da yoktur. peki, biz kime anlatırız günahımızı? ayıplar anadolu’da ağzı, dili, kulakları olmayan bir şeye anlatılıp üflenir, suya.

ben suya değil, okura anlatmaya karar verdim.

ayrıca biz somutuz, bu da romanın gelişmesini engeller. yani bizim elle tutup gözle göremediğimizle işimiz olmaz çünkü pragmatik değildir. oysa homo sapiens sapiens’i bilişsel olarak şempanzeden ayırt eden şey –bence- metafor, metononi, alegori kullanma yetisi. bunlara soyutlamayı, simülasyonu, illüzyonu da ekleyebiliriz. hepsi de ima içerir. pinokyo, karagöz, wayang kuklaları kendini temsil etmez. baudrillard okuyabilirsiniz, anlatır.

yeltendiğim şeyin karşılıksızlığının üçüncü ayağı da –beylik olacak ama- okuma, bizde okuma yok. peki, niçin yok? göçebe toplumlar hareket eder, kıpırdaktır. yerinde sabit duran şeye bakamaz. bakamadığı için de mimari gelişmez, resim, heykel gelişmez. ha, kılıcı iyi sallar göçebe, kısa fiillerden müteşekkil kullanışlı bir dile sahiptir, dayanıklıdır, güçlüdür, sınıfsızdır, mülksüzdür. bu konu uzun bir sosyolojik analize gider ama netice olarak okuma işi göçebe toplumda nadirattan. hareketsiz bir kâğıtta, ölü harflere doğru saatlerce bakamaz göçebe, sıkılır.

işbu üç katlı imkânsızlığın içinde, simsiyah bir şapkanın sahipsiz gölgesinde yıllardır yazmakta, boyuna yazmaktayım. şiir, deneme ama asıl roman… ah roman… ilkim, sonum ve benim siyah kanlı yolum…

bu üç katlı imkânsızlığa rağmen romanlarım beklemediğim kadar ilgi, alaka gördü. bu da beni şaşırttı ve cesaretlendirdi. oysa ben kendimce sayıklar, ölür giderim diye umuyordum, öyle olmadı. birincisi ölmedim; ikincisi, yaşarken okundum, okunuyorum!

yaşama bahsini özellikle mimlemek isterim ve okurumdan en çok bunu beklerim; beni ölü sayınız. evet, ölü… yırtık bir siyah beyaz mecmuanın köşesinde yüzü seçilmeyen bir eski yazar sayınız da okuyunuz. beni o şekilde okumazsanız anlayamazsınız. anlarsınız da yanlış anlarsınız. günü, gündemi, çağı, şimdiyi, dünü, seçimi, filancayı kastettiğimi sanırsanız, yanılırsınız. ben çağın tepesine çıkmış, elimi de gözüme siper etmiş, öteki çağlara bakıyorum. kâh sonrakine, kâh evvelkine… şeria’da, atina’da, lumbini’de yaşıyorum. işte beni yanlış anlayan kimileri bu yüzden yanlış anlıyor, beni çağdaşı sanıyor.

efenim, memelerim hakkında konuşmak isterim. kartal, tavşanı avlar; kısmen sindirir, yavrularına kusar. bir sincap, bir ceylan, bir kurt böyle yapmaz; yer, sindirir, memelerinden verir. meme, memeler… eli kalem tutan herkeste olmaz. erken dönem yazılarımda –tanrı bağışlasın- ham/kuru ne varsa yarı sindirilmiş hâlleriyle çıkarmış, olduğu gibi vermiş olabilirim. köken aldığım felsefe geleneği, ilk yazılarımın deneme olması hasebiyle beni bu cins verişlere alıştırmış olabilir fakat çürüme ve sonrası kitaplarım için durum farklı. artık kendime bulanmamış, bana belenmemiş hiçbir şeyi sunuyor değilim. işte bu da bugünkü arı dili, arı sesi ortaya çıkarıyor.

filozof durmaz; her şeyin durduğunu söyleyen parmenides bile akmaktadır mesela atina okulu freski’nde. ben de deviniyorum… tarih için tozlu, benim için taze konulara bakınıyorum; babil’e, sümer’e, mezopotamya’ya… şüphesiz ki devindikçe kalem dokum, kalem tutuşum değişiyor. aynı kalan tek bir şey var; ilk günahım palyaçomdaki heyecanı, hıncı, coşkuyu, nefreti ilk günkünden beter bir şiddette taşıyorum içimde. zaten o kesik cümlelerin arasına saklanmış siyah kokudan tanıyorsunuz beni. o, burun direği kırıcı, huzur kaçırıcı simsiyah kokudan…

ezcümle, ikinci kalfalık eserim kuklacı, nihayet sizlerle. ilhamının inişinden pişişine kadar uzun bir zaman geçti. belki de kardeşlerinin arasında en zorlu doğum bunda gerçekleşti. yine de sezeryanı tercih etmedim. zorluğu şundandı; bir metin, içerisinde ne kadar az doğrudan ifade barındırırsa, ne kadar çok ima barındırırsa, o kadar yorar. yordu.

umarım sizi de yorar.

huzurunuzun kaçması dileğiyle. sevgilerimle…

kanaatiniz nedir?

emre timur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin