otuzların krizi

  • 3 dakikalık bir metin-

ergenlikten filan bolca söz edilir de otuzların başında atlatılan krizden söz edilmez pek. bir düşünün hele, tüm tutarlılık kuleleri yıkılmaya başlıyor. başı sonu bir, içi dış bir ne varsa uyumsuzlaşmaya başlıyor. bu dağılma, yani güvenilebilecek, kesin olan hiçbir şeyin kalmama hali zemini ayaklarımızın altından çekip almaya başlıyor. her şey tekinsiz, her şey güvensiz oluveriyor. bir günde değil elbette… bu anlam krizi birçokları için sessizce olup biten bir şeydir çünkü imdada çocuk yapmak yetişir. çocuklar yapılır ve anlam illüzyonları yaratılır, yani kriz ertelenir. çocuk sahibi olma yaşı geçleştiği için toplu bir varoluş krizi başladı. evvelden yoktu. hayat aynı hayat, insanlar aynı insan ama koşullar iki şey yarattı: geç çocuk ve yalnız çiftler. anlam krizi için en elverişli iki şey.

birbiriyle didişen çiftlerin iletişim eğitimine, kendini sevme terapisine filan ihtiyacı yok; kabak gibi ortada ki hayatları boş ve anlamsız ve saldıracakları tek kişi de kendi partnerleri.

bu krizle nasıl başa çıkacak kentli yalnızlar? fanatizm ve köpürtülmüş, yapış yapış kılınmış ideoloji ile. yaşlılar ve çocuklar ile sarmalanmış olmayan iki varoluş krizlisi, birbirlerine saracak ve boşanmalar artacak ki öyle de oluyor. bu da elbette herhangi bir şey için merhem sayılmaz.

var olmak, var oluyor olmak, ölüme doğru olmak gibi meselelerle çarpışmaya hazırlanmadan okulla bilmem neyle meşgul olarak otuz yaşına düşüvermiş olan günümüz kentlisi, bazı soruları ilk kez sormanın sarsıcılığının kurbanı. otuz yıl ölüme doğru yürümüş olan ama bunu hiç fark etmemiş olan kentli, ivedi bir şekilde kendisini sonu gelmeyen dizilere veya mükemmel bir anlam illüzyonu olan çocuğa atmak zorunda.

çocuk deyip geçmeyin, bir çocuk on kişilik anlam illüzyonu yaratır. hayatta bir amaç varmış gibi, sanki buraya niye geldiğimizi biliyormuş gibi numara çekmemizi sağlar cemiyete, ailemize ve kendimize. boş uzaydaki mavi çamurun üstünde yaşayan gelişmiş primatlar olduğumuzu unutun. on çocuklu aileleri düşünün, asla bir saniye bile boşluğa düşmeden, depresyona girmeden, anlam krizi yaşamadan doğarlar ve ölürler.

yani aslında hayatlardan çocukların çekilmesi, anlamın çekilmesi oldu.  

binlerce nesil boyunca yaşamayıp yaşatan, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, saçını süpürge eden fedakâr anneler ve cefakâr babalar, tüm bu özgeciliğe yalnızca bebeleri iyi olsun için katlandılar ama yine kendileri gibi hayatsız anneler ve babalar yetiştirdiler. yani özgecilerin doğurduğu özgeciler, yemeyip yedirdiler, giymeyip giydirdiler ama bu zinciri artık birisi kırmazsa bu soy devam ettirme işlemi hiç yaşamı tadan fertler olmaksızın sonsuza kadar devam edecek. binlerce nesildir süren bu toplu fedakarlığın ziyan olmaması için birileri çıkıp şunu yapmalı ki bunca emek boşa gitmesin: çocuk yapmamak, bencil yaşamak. 

ben derim ki on kişilik evlerden, herkesin üç beş kuruş katkı sağladığı sofralardan koptuğumuzdan beri varlıkla çıplak yüzleşmenin acısını çekiyoruz ve üstelik o örnek aldığımız avrupalı’nın onda biri gelirle bunu yapmaya çalışıyoruz. konfor gibi bir anlam illüzyonu da yaratamadığımız için ay sonunu zor getiriyoruz, 15 yaşında başlayan çocuk doğurma yeteneği kadınlarca 20 yıl erteleniyor, başlayan anlam krizine karşı korunaklı değiliz, ee? geriye sadece delirmek kalıyor.

ya da ideoloji…

insanların ideolojik olarak coştuğu dönemler böyle dönemler. ortalıkta ne vıcık vıcık köpürüyorsa, bilin ki can çekişiyor. bugün ideolojilerin hiçbirisi sağlam dayanaklara sahip değil. sahip oldukları tek şey, hayatta anlamı bulamamış mutsuz yaşamların bir kaçışı, bir grup terapisi olan ait olma, işe yarama hissi.

otuzlarında çıplak kalmış kentli mutsuzlar, düşünme gücünü hızla azaltarak inanma gücünü arttırır, dindarlaşır ama bu asıl emeklilik sonrası olur. o dönem en beteridir çünkü hayatta hiçbir meşgale kalmamıştır, çocuklar büyümüştür, işler bitmiştir, para üç ayda bir gelmektedir ve çok güçlü bir afyona ihtiyaç vardır.

ne o? size bir anlam vereceğimi, huzurunuzu arttıracağımı filan mı sandınız? hayat anlamsız, acı çekin.

dil varlığın evidir

  • 3 dakikalık bir metin-

dil, ah o dil…

“dil varlığın evidir.” der heidegger.

elle kolla bir şeyleri işaret ederken bir ses çıkartarak başladık milyon yıl önce işe, ve günümüze gelinceye dek de beynimizin korteksinde en gelişkin şeydir dil, dilimiz. o yokken mânâ var ama mânâ dediğimiz şey kıyafetsizdir, görünmez bir adamdır şayet üzerine pudra atmazsanız. anlatabildim mi? yani boyanmalıdır mânâ. boyanmazsa vicdan ve zihinlerde kalır ve vicdan ve zihinlerde kalan haliyle de orada kalmaya mahkumdur. taşınamaz dışarı. işte benim o tecrübî hissimi kellemden, göğüs kafesimden dışarı çıkarmalıyım ki sana vereyim. evet bu kıyafeti sen tekrar soyacaksın belki kelle kapından içeri alırken ama işte, sokağa çıplak gönderemiyorum yoksa üşür.

biz, mânâya giydirdiğimiz kıyafete dil diyoruz işte.

bizi insan, belki de bir şey yapan şeydir kendisi. nitekim onsuzken odun bile sayılmayız. öyle demeyin, bir ağacın da dili vardır. birbirlerine haber verdiğini bilir misiniz kesilen çimlerin? bakteriler ölürken çığlık atar, niçin öldüğünü haykırırmış. evet, bu bir efsane değil, çalışması yayımlandı. bizi öldürmeyen güçlendiriyor ama bakterileri güçlendiren şey ölmeleri.

demem o ki zayıf şişman -her neyse- dillere sahibiz çünkü havada uçuşan çıplak mânâları alıp verme yeteneğimiz yok anne-evlat veya iki âşık gibi. onlar bile net sezemiyor da arayıp soruyor, garip bir his var içimde, diyor.

bugün türk dil bayramı.

kimi komplekslilerce aşırı aşağılamaya, kimilerince de aşırı yüceltmeye tabi tutulan türk dili aslında köklü ama günümüzdeki mevcut güzelliği çok farklı kanallardan beslenmiş olmasıyla ilgili. bunu bir lüzumsuz milliyetçilik hissiyle diyor değilim ama kendi köklülüğünü dönemin felsefe dili olan arapça, şiirin dili farsça, son dönemde de önce fransızca ki kıta felsefe ekolünün dilidir, sonra ingilizce ile besledi. neticede dolu dolu bir dil oldu ama buna da karşı çıkanlar var. ben diyorum ki yabancı dillerden gelen saldırılar suni ise asimilasyon, şuursuzluktur, halk ve aydınların hançeresinde ısınmış kelimeler ise bizdendir, bizimdir. yani köken değil, kol kol cemiyetleri gezmiş olan kelimenin uğradığı hançere, konduğu gırtlak mühimi. artık ingilizce kökenli “karakter” kelimesi bizimdir mesela. türkçe “kişilik” kelimemiz de vardır, yeri ayrıdır. tıpkı arapça kökenli “şahsiyet” kelimesi gibi.

aslında günün sonunda, entelijansiya dile giren yabancı kelimeler ile mücadele etse de bir etmese de; avam tabaka gününü her halükarda yüz kelime ile geçirecek. asıl mücadele edilmesi gereken şey budur asıl. kelime dağarcığı azaldıkça, dünya daralır ve böylece dar dünyaların yönettiği bir ülkede, dar dünyalılar ile yaşamaya mahkûm oluruz.

varsay ki on ayrı hasret duygusu var ve sen bunların hepsi için tek bir kelime kullanıyorsun. kavuşma arzusuyla özlemek aynı şey mi? saçlarını yolduran, başını duvarlara çaktıran hisle, haftada bir hatırlaman eş mi? ya tek kelime biliyorsan ve dar ceket, içine girenleri de darlaştırıyorsa? on adam aynı ceketi giyer mi? hiç mi korkmuyorsun anlam dünyanın daralmasından?

imdi, deniyor ki, efenim iki dil iki insan imiş. bu hesapla biz bir insan bile değiliz. bırakın yeni dil öğrenmeyi, birinci dili, anadilini bilen kaç kişi var? meramını anlatabilen kaç kişi var? geçtim yazmayı çizmeyi; konuşan ya, konuşabilen kaç kişi var?

niçin şiirler berbat, romanlar haşat? niçin edebiyat yok, edebiyatçı yok? bir paragraf yazabilen üniversite öğrencisi bulamıyoruz. evet, bir paragraf yazacaksın ve okuyan ondan -bir zahmet- bir şeyler anlayacak. yok, efenim yok…

derim ki sıkı bir türkçe eğitimi… önce, ilk önce… sadece dil öğrenmek kişiyi yarı bilge yapmaya, yarı filozof yapmaya yeter ki felsefe son çağda keşfetti dilin önemini. ingiliz ekolü dilcidir işte, bakın… yani, iyi bir anadil eğitiminden sonra tüm diğer eğitimler gelebilir, dert değil. dili bilen, öğrenmeye ve eğitilmeye hak kazanmış demektir.

ne diyorduk,

bugün türk dil bayramı!

kutlu ola, şen ola!

(türk dil bayramı’nda yazdığım yazıdır)

dil ve kelime

dil nazariyem

dil ve edebiyat

dört dehşet

  • 9 dakikalık bir metin-

bilen bilir, kalabalık laflardan, gitmeyen misafirlerden ve mıymıntı konuşmalardan hazzetmem. o yüzden internette bulduğunuz dolambaçlı tarifler yüzünden arkanıza bakmadan kaçtığınız o “vâroluşçuluk” hakkında sade bir sohbet yapacağız. bilen bilir, felsefi jargonla düz duvarı bulmaca gibi göstermekte de mahirim ama az konuşmak, çok konuşmaktan güçtür, bilirim. vâroluşçuluk… ne ola ki? ilginizi çekeceğini düşünüyorum çünkü teori o ki tüm hayat sorunlarımız, haydi mütevazı olalım, tüm psikolojik sorunlarımız ona dayanıyor imiş.

filancanın falancanın varoluşçuluğu da var ama ben kendiminkini anlatayım.

üç tip vâroluş var.

-taş, toprak ve kuru yaprak, su, ateş ve havanın varlığı cansızdır. öyle idik bir zamanlar. hatırlamıyoruz. yani, cansız. cansızın tek ödevi çözünmek dağılmak, çürümek, düşmek. ilk varoluş şekli çürüme.

-ikincisine canlı veya beşer denebilir ki bakteri ile suyun farkıdır kendisi veya ölü karınca ile dirisinin. taş toprak düşer de kedi ve kuş hareket eder. şizofren’de örnekti, rüzgârda uçan kuru yaprak ile direnmeye çalışan kelebek kıyası. yani canlı olan her şey ürer, hayatta kalmak ister, çürümeye direnir ve korkar. sizin insan dediklerinizin çoğunun da varoluş biçimi budur. yer, içer, uyur, ürer, ölür. yani hayatta kalır. ikinci varoluş şekli hayatta kalma.

-ilki evrende çok fazla, ikincisi bizim gezegende bile belli yerlerde, üçüncüsü ise son derece nadirattandır. beşer olarak doğarız hepimiz ki bu da hayatta kalma hâlimiz. şayet başarabilirsek, kendimizi inşa ederiz, yaratırız, kendimiz oluruz, var oluruz, “ben” diyecek gücü buluruz veya diğer deyişle, insan oluruz. üçüncü varlık biçimi yaşama ki hayatta kalanların çoğu gerçekten yaşamaz. yaşamaya hayatımızın belirli bir evresinde başlarız. yani beşer doğar, becerebilirsek insan ölürüz. işte bu bizim elimizde olan varoluş biçimidir çünkü diğerleri inşa edilmedi, maruz kalındı. doğamız gereği etimiz çürümekte ve tenimiz hayatta kalmaktadır ama ruhumuzda bir “ben” olma potansiyeli vardır.  

anne rahmi denen cennetten, yarı cennet olan memeye, oradan da çeyrek cennet olan aileye düşeriz ve tedricen dünyanın kucağında buluruz kendimizi. ana rahminin sonsuz huzurunu özleriz. mutlu bir akvaryum balığı olduğumuz dokuz ayı… ama dünya hiç de öyle değildir ve yaşadıkça dört dehşet verici vâroluş hakikati ile başımız belaya girer. ya bunları inkâr ederek uyuşmalı ve mutlu akvaryum balığı hayali ile yaşamalıyız ya da uzayda savrulmakta olan bir yarım elma olduğumuz gerçeğini kaldırmalıyız. kaldırmak kelimesi kritik çünkü bu dörtlü okşanmak için değil, katlanmak için var.

çoğumuz işte farkında olmadan bu dört anksiyeteyi inkâr etme uğruna hayatlar kurar, iş kurar, âşık olur, evlenir ve hatta çocuk yaparız. fakat bu pis çete tehlikeli ve yapışkan olduğu için yakanızı bırakmaz ve her yastığa başınızı koyduğunuzda sizi boğmaya yeltenir. çözüm, yüzleşmek…

bu dördünü sırasıyla konuşacağız… örnekler de vereceğiz…

hayat… hayatta kalıyoruz veya yaşıyoruz… ölüm… ölüyoruz… var mı farkı? zıt anlamlı gibi dursa da ölüm ve yaşam bir nevi eşanlamlıdır. “yaşıyorum” demekle “ölüyorum” demek arasında fazla fark yoktur çünkü ikisi de bir ömür sürer. yetmişinde mezara girmiş birisinin ölümü yetmiş yıl sürmüştür. can çekişmesi de.

ölüm, dört dehşetin ilki ama herkesin krizi farklı olur. kimisi için özgürlüğe mahkûmiyet zorken, kimisine ölüm fikri zordur.

en kabûl etmiş görünenlerin bile belirli bir oranda derinlere gömdüğü, yüzleştiği veya yaklaştığında haftalarca kâbusunda gördüğü beyin sivilcesi işte budur: ölüm!

korkunçtur çünkü planlarımıza kayıtsızdır.

moralli gencin ölümü çok yıkar bizi çünkü o bile ölebiliyorsa bizim gibi içi geçmişe neler olmaz?

kaçmak için yaptıklarımız arasında en yaygını âşık olmak olabilir ki yarattığı illüzyon başka şeyde yoktur ve en etkili uyuşturucu, en etkili susturucudur. âşık oluruz; ne ölüm kalır ne şu ne bu…

ölüm anksiyetesinden en yaygın kaçış biçimi evlenmek ve çocuk yapmaktır ki sizi hatırlamakta olan bir kandaşınız sizi bir nevi ölümsüz kılar ve siz ölseniz bile toprağınızı sular, sizi anar. çocuk, ölümü unutturur. biri değilse de dört beş tanesi hayatı bile unutturur.

resim yaparsın, müzik yaparsın, roman yazarsın izin kalır, fotoğrafın kalsın diye çekinir durursun, beyazlarını kapatırsın, kırkından sonra bıyığını kesersin, yetmişinde ruj sürersin ve ölüm bir nevi dağılıverir.

hayat tamamlandığında, ölüm korkunçluğunu yitirir der, nietzsche. gidin ve yaşayın. sevin, sahilde çıplak koşun, yağmurda ıslanın, yardım gönüllüsü olun, gezin, sırtınıza ejderha dövmesi yaptırın, balkondan bağırın, ellinizde okul okuyun, altmışınızda dağa çıkın, sokakta deli taklidi yapın, yirmi yıldır sakladığınız şiirleri gün yüzüne çıkarın, çocukluk aşkınızı arayıp itiraf edin, sokak şarkıcılarının önünde dans edin.

şu illüzyondan kurtulun: doğarız, büyürüz, yaşlanıp ölürüz. hayır! ölüyken doğarız, yaşamın en keyifli, en lezzetli, en orta yerinde de küt diye yığılırız. yaşam bu yüzden güzel. ölüm sürpriz olmasa yaşam da tatsız olurdu.

korkmayın, ölümü tattık ama hayat hâlâ giz.

hayat sadece ölümden sonra değil, öncesinde de var. inanın, yaşayın!

hanımefendi der ki: “beni bu hayata sen sürükledin!”

vâroluşçu der ki: “bu hayatı seçtiğim için pişmanım.”

kurban rolü derler… esaret altında olduğumuz pozu bizi rahatlatır. güya özgürlük ister-miş gibi konuşuruz konu açılınca ama kaideler içinde tutuk olmak, uzayda savrulan yarım elma olmaktan yeğdir. hürriyet sonsuzken ne yapılır ki? tüm eylemler kendi sorumluluğumda olacak ve suçlayacak bir baba, koca, patron, iş, şehir, hayat bulunmayacak ve özgürlüğün bedelini bu her yaptığımı, bile isteye yaptığım fikriyle ödeyeceğim. o yüzden derhal inkâr etmeli ve yalan bir esaret yaratmalıyım. bahaneler üreteceğim bir kafes hayatı bulmalıyım.

işte o koca sartre bu konu için şunu der: özgürlüğe mahkûmuz!

fromm da şu kitabı yazmıştır: özgürlükten kaçış.

mesela bir arabaya binmek istemiyorsunuz, üç adam sizi karga tulumba alıkoydu, zorladı. bununla, kafanıza silah dayanması aynı şey mi? sartre “hayır” der çünkü ölümü seçebilirdiniz, hürdünüz. yani “mecburum” derken yalan söylüyorsunuz. hatta siz ısrarı, ricayı da mecburiyet sayıyorsunuz.

beyefendi der ki: “bu şehirden bıktım.”

vâroluşçu der ki: “o zaman git.”

gidebilirsiniz ama kalmayı seçiyorsunuz. öyleyse şikâyet etmeyin, eleştirin.

sevgilinizi terk edemiyorsunuz, değil, etmemeyi seçiyorsunuz. intihar etmekle bile tehdit etse, siz katil olmazsınız çünkü vâroluşçu şunu der:

“herkes kendi duygu ve davranışlarından kendisi sorumludur.”

işte bu yüzden beni kendine âşık edemezsin, kızdıramazsın, küstüremez, arkadaşım olamazsın, şayet ben dilemezsem. ben izin verdiğim için buradasın ve ben tercih ettiğim için yas tutuyorum terk edişine. duygularım tek yönlü fışkırır kellemden dışarı, girmez kulaktan içeri ben dilemezsem izinsizi.

“ailemden iyi terbiye aldım” demez vâroluşçu. uyandığı yıl yıkmıştır geçici inşaatı. ben kendim çizdim kendi karakterimi, kendim istedim de oldum olduklarımı ve istemedim de dönüşmedim olmadıklarıma! kendim…

der!

ailenin dini hak, mezhebi haklı, milletin köklü, dilin derin, babanın takımı şampiyon, biz hep iyi! bu muhteşem tesadüfler, sürünün otomatik karar refleksleridir ve hürriyet için harika uyuşturuculardır. sen seçtin ve seçebilirsin. şüphe et ve başla. çünkü,

özgürlüğe mahkûmsun!

yalnızız…

savaşırken, sevişirken, ölürken ve doğmamışken de…

en sevdiğimiz ile sarılmış haldeyken, etrafımızda on tur koli bandı ile sarsanız bizi ve aynı saniye ve salise öldürseniz, yine de yalnızız. pascal ne der?

yapayalnız ölürüz!

arımızda hep bir kapanmayan boşluk, hep o tuhaf uzayda sürüklenen yarım elma imgesi ile yaşar ve sırf yalnız olmadığımızı ispat için temas edecek bir ten ararız da ürpeririz buz gibi, değsek de değemesek de.

işte dört dehşetin üçüncüsü budur ve bir stadyumda da yalnızız, orduların içinde de, çölde olduğumuz kadar. bunu hissederiz ve akvaryum balığı olduğumuz cenin günlerimizi özleriz. sonra kıvrılırız, büzülürüz ve hüzünleniriz. yanımızdaki ile bir değilizdir çiftleşsek, çiftlensek, birleşsek de. değiliz…

yapayalnız yaşarız!

âşık olmak da hep olduğu gibi iyi bir illüzyondur.

illüzyon ne demek? tavşanın çıktığı yeri şapka gibi göstermek. işte birliktelik illüzyonu ile ortak hesaptaki sosyal medyalarınız, sarılmış bin kareniz, aynı renk giyimleriniz, bir elmanın iki yarısı pozlarınıza rağmen aranızdaki bitimsiz mesafenin farkındasınız ve “ben” kelimesini aldatma telakki edişiniz, birbirinizin telefonlarını, günlüklerini rahatlıkla karıştırıyor olmanıza rağmen yalnızsınız, hem de yapa-yalnız. iki ayrı “ben”in suni toplamı ile plastik bir “biz” imitasyonu olmuşsunuz ve kabahat ve iftiharları grupça göğüslemek kendinizi unutmanızı ve anksiyetetinizden kurtulmanızı sağlıyor. şunu da barizce biliyorsunuz ki “ruh eşim” dediğiniz sevgilinizden çok farklı düşünüyor ve deneyimliyorsunuz. birbirinizde hiçleşmek için harcadığınız emeği dikkate almazsak pekâlâ farklı hayatlardan gelmiş iki apayrı bireysiniz.

önce şu ağzınıza yapışmış “biz” lafından ve siz olmayanlara kullandığınız “siz” hakaretinden bir kurtulun hele. ben dediğiniz şeyi yaratmak uzun sürebilir ama önce kimlikten sıyrılıp kişiliğe, kişilikten de kendiliğe hicret edin. vicdanlarınızın etrafına kırmızı, sarı, yeşil yuvarlaklar çizin ve kırmızıdan içeriye kırk yıllık eşinizi bile sokmayın. orası sizsiniz. oraya -iyi niyetle bile olsa- ayak basan sizi işgal eder.

cennet ve cehennem biletleri de teker kontenjanlı, biliyorsunuz.

ölürken olduğu gibi,

yapayalnız doğarız!

“ilahi adalet” der bazısı. bazısı da “kötülük dolu” der “dünya”. bazısı “döner” der, “yaptığın iyilik.”. benceyse dünya adaletsiz bile değildir, keşke öyle olsaydı.

tüm evren insan denen böceğe karşı kozmik bir kayıtsızlık içindedir!

şimdi anlatılanlardan çocukları, hassas kalpleri ve ince ruhları uzak tutun. çünkü dört dehşetin en dehşetlisi olanı, anlamsızlığı konuşacağız. (+40)

her obje sana şunu sorar: bana ne anlam vermek istersin?

çok kez demişimdir, benim hayatım tesadüflere inanınca aydınlandı. ilahi mesajların sizinle bu kadar uğraştığı ve bu mesajları tabela okur kolaylıkta okuduğunuz psikolojisinden çıkın. birisinin ağzından kazara “rastlantı” kelimesi çıkınca ona “kâfir” gözüyle bakmayı bırakın. hayat tonlarca rastlantı ile kurulu. sizin “tevafuk” dediğiniz şey, sizin okur yazarlığınızdan derin, aşkın. o yüzden, ilahi boyutta bir anlam varsa var ve orada kuru yaprak adedinin de kaydı var. alfabesini bilmediğiniz kitabı okuyor numarası yapmayı, okuyamadığını itiraf edeni de aşağılamayı bırakın. bilmediğiniz soruyu boş bırakın. anlamak yok, anlam vermek var.

“efenim, din var!”

din, hayatın ana başlığını koyar. tek tek cüz’i hadiselerin anlam listesini vermez. kapı numaralarına, kalbinize gelen seslere, avucunuzun kaşınmasına, kulağınızın çınlamasına, rüyada gördüğünüz beyaz ışığın anlamına garanti vermez. deprem günahlara gitmez, fay hattına gider. başınıza günahtan iş gelmez. öylesine gelir… iyi şeyler olunca da mükafat değildir çünkü “iyi” de bilinemez “hayır” da; hazdır bilinebilen yalnız.

paranoyak, daima kendisine kurulmuş tuzaklar için yemin eder ve şizofren’i hep takip eden birileri vardır nedense.

balkondan bakınca ne görüyorsunuz? uzayda anlamsızca hareket eden objeler ve atom yığınlarıyız. şıklık, sevimlilik, güzellik de nesi? hayatın kendisi baharatsız bir yemek gibi. ona dilediğiniz baharatı serpen sizsiniz.

seninle aynı odada bile olsak, ikimiz de kendi anlam odamızdayız. tek dünyaya sığmış iki ayrı dünyayız.

bu baharatsız dünyada umutsuz ve anlamsızca yaşamak değil verdiğim salık.

yaşamak, yemek yapmak gibi. verdiğim salık; fazla baharat sindirimde dert, az baharat lezzetsiz. baharatı serpen siz. siz, biz; anlam mahkûmları…

üç oluş var demiştim:

  • 1-çürüme ki cansızlar ve eşya çürür.
  • 2-hayatta kalma ki beşer ve bilgeleşme öncesi biz, hayatta kalanız.
  • 3-yaşama ki yalnızca insan olma cesareti gösterebilenler yaşar.

işte hayatta kalmaktan yaşamaya yani beşerden insana olan tekâmülde varoluşun 4 dehşeti ile yüzleşmek gerekir ki bunları da dört ayrı romanda anlattım.

  • 1-ölüm ki ancak mezarda geçireceği bir gece ile ölümü sahiden anlayacağını ve intihardan vazgeçeceğini biliyordu bilge palyaço’nun.
  • 2-özgürlük ki hapishane, tımarhane ve aşkın esareti arasında deliren bir şizofren, özgürlüğün gerçek yerini aramıştı.
  • 3-yalnızlık ki öteki olarak sürü içinde ve ötekiler içinde başka bir öteki ile bile kalabalık olmak, yalnız olamamak anlaşılmıştı bir adem tarafından.
  • 4-anlamsızlık da ancak bir çürüme ile anlatılabilirdi, anlatıldı.

yani her vâroluşçu dehşet için sırasıyla birer roman yazıldı ve her dehşete ayrı ayrı odaklanıldı. kendime “vâroluşçu yazar” dememdeki asıl sebep fert-dünya çatışmaları yerine vicdan-fert-cemiyet arasındaki gerilimleri 4 dehşet üzerinden anlatıyor olmam ki bu yüzden bin okunup bir yazılmalı ve yazılan kitap kesilen ağaca değmeli, demiştim. yüzyıllardır evcil olan romanı da bu yüzden silahlandırmıştım.

daha konuşacak çok şey var… şimdilik, hoşça kalın…

*omurga 2.etik 3.estetik acı aforizma ahlak akıl anlam aşk ben bilim cemiyet değişim doğa duygu edebiyat estetik etik evrim felsefe insan kitap mimesis mutluluk nietzsche psikoloji roman sanat sevgi sinema sosyoloji söyleşi sürü tekamül tin us varoluşçuluk zeka çürüme ölüm öteki özgürlük şair şiir şizofren

eşya ve hâdiseler

  • 3 dakikalık bir metin-

marx’a sorsanız yalnızca eşya var.

matrix’te de eşya dışında her şey gerçek.

berkeley de der ki: “kafanı çevirdiğinde az evvel gördüklerinin var olmaya devam ettiğini nereden biliyorsun? kimsenin görmediği bir ormanda bir ağaç yıkılmışsa ağaç yıkılmış mıdır? evinden çıktın, işe gittin; evin hâlâ yerinde mi peki?”

platon’un idea’sı, kant metafiziği, kuantum gelişmeleri, indeterminizm, secret saçmalığı, ınception filmi ve yıkılan newton evreni üzerinde çok düşündüm. yolunan saçlar ve ısırılan parmaklarla geçen cinnetli yıllardan sonra bir kanaate vardım. bulduklarımı paylaşayım.

biz uzak yıldızları ve atomu incelediğimizi sanırız ama hangi cihazla bakarsak bakalım baktığımız şey insan beynidir ve onun dışındaki evren hakkında kesin olan hiçbir şey bilemeyiz. hepimizin gördüğü kırmızı aynı kırmızı mıdır? en zor sual de biz kafamızı çevirdiğimizde dünya var olmaya devam etmekte midir? kellemizin dışında var olan eşya “numen” yâni bir olasılık dalgası, bulanık ihtimaller yumağıdır. kendi gördüğümüzse “fenomen”.

bu bakış kant’a âit ve biraz revize ederek kullanıyorum ben de. kant der ki: bir evren var, buna her bakan kendi baktığını görür. evrenin, eşyanın aslında nasıl olduğunu bilmez kimse. eşyanın orijinali numen, senin gördüğünse fenomen. ikimizin fenomeni aynı mı? farklı ama benzer çünkü numenden kaynak alıyor. numen? onu zâten gören yok.

var mı îtiraz? tertemiz fikir işte.

benim düzeltmem şu: kuantum ile başlayan bakışın bakılana iz bıraktığı gerçeğinden sonra fenomenlerimizin numenlere bir revizyon baskısı, bakış izi bıraktığını düşünüyorum. evet, bakış lekeler.

mecnun’un kuru leyla’da gördüğü bu yüzden peridir, melektir. manzara kendi özünde ne güzel bir yaşam ışığı ne bir lağım çukurudur; gri, ruhsuz bir anlamsızlıktır. ona cennet ve cehennem diyenler, aynı oksijeni yiyenler. bu yüzden anlamak yok, anlam vermek vardır. aynı elli kiloluk organizmaya, natalie portman’a bakıp dünyanın en güzel oyuncusunu da görürsün, gaz odalık bir yahudiyi de. bir sinek içinse lezzetli bir yemektir o. sarılarak aynı manzarayı izlesek bile ortada iki ayrı manzara vardır. evet, yan yana bile olsak birlikte değiliz çünkü tasarımcısı olduğumuz anlam odalarımızın içinde yaşıyoruz ve bu odalar teker kişilik. objeye bakan süje iki şey yapar: hem kendi verdiği anlamı seyreder hem de baktığı şeye bir bakış izi bırakır. evet, sen bakarken rahat soyunamaz dünya; izlendiğini hisseder. yâni her manzara her bakışa farklı görünür ve her nazar, manzaraya bir iz, bir işaret bırakır. sırtın dönükken, kuru tabiat yasaları… her şeyin muhakkak bozulacağı yasası yâni bozulma, yâni dağılma, yâni çürüme vardır eşyanın en tepesinde.

bir milyon kişi bir manzaraya bakarak güzel olduğunu düşünüyor diyelim. o manzarayı hiç görmemiş bir kişi gelip baksa ne hisseder? işte ben diyorum ki: bir milyon kişinin bıraktığı bakış izi ilgili numene, objeye yapışır ve yeni bakan da eski bakanlara benzer hislere girer. 

nazar filân gibi bir sürü meseleyi de açıklıyor bakış izi ama o toplara girmeyeceğim…

şunu belirteyim, saf materyalizm, yâni bakışın hiç bulaşmadığı cansız ruhsuz madde ile dolu bir evreni tefrit, her şeyin inanç ile yaratıldığı secret (sır) evrenini de ifrat sayarsak; benim duruşum bu ikisi arasındadır. eşya ne bakışımıza kayıtsız ne de bizim tarafımızdan yaratılıyordur. evren, mesajlarımıza itâat edici de değildir, bizi duymayıcı da.

özetle, dünyada insan sayısı kadar dünya var; anlamak yok, anlam vermek var.

anlam verme kabiliyetlerimiz yâni libidolarımız ile savaş hâlindedir çürüme ve difüzyon. bin trilyon yıl sonra evren mutlak bir soğukluk ve karanlığa gömüldüğünde, libido-difüzyon savaşını elbet difüzyon kazanmış olacak ama hâlâ nasıl derler, “ölmedik!”.

dört dehşet-giriş

  • 3 dakikalık bir metin-

bilen bilir, kalabalık laflardan, gitmeyen misafirlerden ve mıymıntı konuşmalardan hazzetmem. o yüzden internette bulduğunuz dolambaçlı târifler yüzünden arkanıza bakmadan kaçtığınız o “varoluşçuluk” hakkında sade bir sohbet yapacağız. bilen bilir, felsefî jargonla düz duvarı bulmaca gibi göstermekte de mâhirim ama az konuşmak, çok konuşmaktan güçtür, bilirim. varoluşçuluk… ne ola ki? ilginizi çekeceğini düşünüyorum çünkü teori o ki tüm hayat sorunlarımız, haydi mütevâzı olalım, tüm psikolojik sorunlarımız ona dayanıyor imiş.

filâncanın falancanın varoluşçuluğu da var ama ben kendiminkini anlatayım.

üç tip varoluş var.

taş, toprak ve kuru yaprak, su, ateş ve havanın varlığı cansızdır. öyle idik bir zamanlar. hatırlamıyoruz. yâni, cansız. cansızın tek ödevi çözünmek dağılmak, çürümek, düşmek. ilk varoluş şekli çürüme.

ikincisine canlı veya beşer denebilir ki bakteri ile suyun farkıdır kendisi veya ölü karınca ile dirisinin. taş toprak düşer de kedi ve kuş hareket eder. şizofren’de örnekti, rüzgârda uçan kuru yaprak ile direnmeye çalışan kelebek kıyası. yâni canlı olan her şey ürer, hayatta kalmak ister, çürümeye direnir ve korkar. sizin insan dediklerinizin çoğunun da varoluş biçimi budur. yer, içer, uyur, ürer, ölür. yâni hayatta kalır. ikinci varoluş şekli hayatta kalma.

ilki evrende çok fazla, ikincisi bizim gezegende bile belli yerlerde, üçüncüsü ise son derece nâdirattandır. beşer olarak doğarız hepimiz ki bu da hayatta kalma hâlimiz. şâyet başarabilirsek kendimizi inşa ederiz, yaratırız, kendimiz oluruz, var oluruz, “ben” diyecek gücü buluruz veya diğer deyişle, insan oluruz. üçüncü varlık biçimi yaşama ki hayatta kalanların çoğu gerçekten yaşamaz. yaşamaya hayatımızın belirli bir evresinde başlarız. yâni beşer doğar, becerebilirsek insan ölürüz. işte bu, bizim elimizde olan varoluş biçimidir çünkü diğerleri inşa edilmedi, mâruz kalındı. doğamız gereği etimiz çürümekte ve tenimiz hayatta kalmaktadır ama ruhumuzda bir “ben” olma potansiyeli vardır.   anne rahmi denen cennetten, yarı cennet olan memeye, oradan da çeyrek cennet olan aileye düşeriz ve tedricen dünyanın kucağında buluruz kendimizi. ana rahminin sonsuz huzurunu özleriz. mutlu bir akvaryum balığı olduğumuz dokuz ayı… ama dünya hiç de öyle değildir ve yaşadıkça dört dehşet verici varoluş hakîkati ile başımız belâya girer. ya bunları inkâr ederek uyuşmalı ve mutlu akvaryum balığı hayali ile yaşamalıyız ya da uzayda savrulmakta olan bir yarım elma olduğumuz gerçeğini kaldırmalıyız. kaldırmak kelimesi kritik çünkü bu dörtlü okşanmak için değil, katlanmak için var.
çoğumuz işte farkında olmadan bu dört anksiyeteyi inkâr etme uğruna hayatlar kurar, iş kurar, âşık olur, evlenir ve hatta çocuk yaparız. fakat bu pis çete tehlikeli ve yapışkan olduğu için yakanızı bırakmaz ve her yastığa başınızı koyduğunuzda sizi boğmaya yeltenir. çözüm, yüzleşmek…


yaşamın ortasındaki ölüm


hürriyete mahkûmiyet…


mutlak yapayalnızlık


anlamsız, mânâsız hayat…

*omurga (7) 2.etik (20) 3.estetik (12) acı (8) aforizma (22) ahlak (60) akıl (9) aşk (53) ben (7) bilim (35) cemiyet (11) değişim (8) doğa (12) duygu (8) edebiyat (50) estetik (9) etik (14) evrim (20) felsefe (135) insan (87) kitap (45) mimesis (13) nietzsche (9) psikoloji (139) sanat (11) sevgi (18) sinema (12) sosyoloji (87) söyleşi (12) sürü (8) tekamül (7) tin (10) us (11) varoluşçuluk (8) zeka (8) çürüme (8) ölüm (8) özgürlük (7) şair (9) şiir (34) şizofren (10)

boş kavanozu dıştan yalayan

  • 2 dakikalık bir metin-

ne yazık, kendine acıdın da dönüştüğün kendin oldun. resim diye kendini yaptın, beste diye kendini çaldın.

adam olsun için kırbaçladın da geriye kâr diye yara izlerin kaldı. ne adam oldun ne kendini kırbaçlamak eklemlerine iyi geldi.

ahlâkta sandın kurtuluşu da en ahlâkçı sen oldun. sonunda kaybettiğin uykun ve mutluluğun oldu.

doğru olmak, doğru yaşamak, doğru ölmek istedin hep. güzel nerede, iyi neredeydi?

hani bir zaman yemin etmiştin hayatı iyice anladığına da elindeki boş kavanozu dıştan yalayan olmuştun oysa ki. dilin yorulmadı mı kavanozları parlatmaktan?

hani bir zaman sen bilendin, görendin, anlayan ve anlam verendin. bin yıllık yalanları bin kere tekrar ettin yollarda yürürken. telkinler de orada tutamadı seni.

kafa kemiklerini sıkıştırdın parmaklarınla ve rüyâlarında boğulan oldun. bir çırpıda özetleyen şablonların sansürlüyordu hayatı da delil karartan oldun, söverken ona buna.

şablonlarına, formüllerine, tariflerine uymuyor diye hayata kızdın durdun. oysa hayat sadece hayattı; şabloncular kör oldu, geriye kalanlar kazandı.

ışığın kokusunu, baharın sesini duydun uzaktan devamlı. inkâr edecek çizgiyi geçince de bildiğin, inandığın, gördüğün ne varsa yıktın da kurdun. yandın. yanmasan, yakamayacaktın gemini de. hamdın. dolaşıp aynı çöplüğe yandın da geldin.

yeni bir lügat -en temizinden- ve yeni târifnâme lâzım geldi sana da bu sefer göklere dalmak yerine bakan oldun olan bitene. bir duyunu kaybetmek bir dünyanı kaybetmekti. sense hüzünle hatırladın duyuları aşağıladığın günleri.

dans ediyor sanıldın uzaktan; oysa kavgaydı ettiğin en kallâvîsinden. sen kusarken çıkan sesleri duyanlar alkış tuttu. şiir sandılar yardım çığlığını ve sen yine yalnız kalan oldun.

lânet ve küfür yemeden, aforoz edilmeden mi aydınlığa çıkacağını sandın? hâlâ seni terk etmeyenler kaldı. kurtul prangalarından. sevilmeyen olmadan olamazsın hikmeti seven. hikmeti sevmek için ödemen gerek bedeli öde de çık. senden bahşiş, sadaka bekleyen yok. 

*omurga 2.etik 3.estetik acı aforizma ahlak akıl anlam aşk ben bilim cemiyet değişim doğa duygu edebiyat estetik etik evrim felsefe insan kitap mimesis mutluluk nietzsche psikoloji roman sanat sevgi sinema sosyoloji söyleşi sürü tekamül tin us varoluşçuluk zeka çürüme ölüm öteki özgürlük şair şiir şizofren