yabancılaşma’ya dair

yazan:

  • 3 dakikalık bir metin-

bu kitap, kültür tarihinin binlerce yıldır, psikolojinin yüz elli yıldır, benimse dokuz kitaptır yapmaya çalıştığımı yapmaya talip, insanı haritalandırmaya soyunuk bir eserdir. onuncu kitabım, yabancılaşma‘m en başa kona, temel eserim ve vasiyetim sayıla. evet, vasiyetim yabancılaşma’mın anlaşılmasıdır.

varoluşçu edebiyat, şiir, deneme, novella türünde eserler verdim ki kitaplaştırılmamış olan bir hayli yazım da mevcuttur. yapmaya çalıştığım şey insanı, şu içinde yaşadığımızı sandığımız şeyi, evrene, birbirine ve kendine yabancı bu canlıyı anlatmak yoluyla anlamak oldu; anlattım da anladım. insan, temelleri atılmış, terk edilmiş bir şantiyedir. bir fikir adamı için fikirlerini değiştirmek ayıp değil; wittgenstein felsefeyi bitirdiğini söyledikten yirmi yıl sonra iddiasını geri çekti. benim de bir gün değişebilir kanaatim elbette ama bugün şunu diyorum; yabancılaşma, insana dair son sözdür!

ben tanrı’nın mikrofonuyum. kendime dönük tek amacım tanrı’nın sesi düzgün çıksın için tozumu almak. bambaşka bir şarkıya soyundum. bir entelektüel olarak en büyük endişem, ayaktakımı tarafından “anlaşılmaktır”. bu kitap ayaktakımı için sıkıcı, rahatsız edici ama en önemlisi lüzumsuzdur. yabancılaşma yeteneği olmayan kişiye bilgesavaşçı‘nın verebileceği hiçbir öğüt kalmamıştır. kendilik felsefesi ayaktakımına uygun değildir. ayaktakımı, sorunlarını konuşmak için yaşam koçuna, spiritüel danışmana, arkadaşlarına bile danışsa bir şeyler kapar ama yabancılaşma yaşayan talip için psikologlar tutuk kalır; vurulacak tek kapı bilgesavaşçı‘nın mağara kapısıdır.

beynim şebeke suları, hava kirliliği, ayaktakımının gürültüsü ile yoruldukça beni titretip uyandıracak bir şifalı şurup olsun, okudukça uyuşan uzuvlarıma kan yürüsün için bencil maksatlarla yazdım biraz da bu şarkıyı. evet, bu bir şarkı kitabıdır.

eserimi sayısız kaynak pişirse de en harlı ateş elbette felsefede, psikolojide ve edebiyatta varoluşçu ekoldür. insanı anlatmak, onun çiğ mesut, ham maskeli yanlarını paranteze alarak, en vahşi, yabanıl, ilkel ve putperest yönleriyle, boğuntusuyla anlatmakla mümkün olur. yani insanı anlatmak demek, kıskanç, hain, ikiyüzlü, fetiş ve takıntılı bir yaratık hakkında konuşmak demek.

yöntemsel tavrım farklı olsa da tarihsel birikimiyle felsefeye yaslandım; yine yöntemini değil ama psikolojiden de konusunu ödünç aldım. yani bu kitabı ne felsefi ne de bilimsel, edebi bir eser sayınız ve sıvadığım kollarımı insanı tanımak hanesine yazınız. freud’tan beri yüz elli yıldır saç yoldurtan insan kuramı için son şarkıyı ben yazdım; ta ki müdakkik bir sentez için görücülerini beklesin, iki bin beş yüz yıllık harita artık tamamlanıversin.

ben derim ki bin yıllardır felsefe soyunuyor. bilimden, mantıktan, psikolojiden soyunuyor. kant maharetiyle de metafizikten soyundu. fenomenoloji (alm. phänomenologie) bile felsefeden sayılmıyor. yani nihayetinde felsefe onu söyleyemez, bunu diyemez, ürkek, kekeme bir şey olarak kaldı. bu kadar çıplak bir şeyi yapması da zorlaştı. bize presokratiklerin nostaljik, hatta biraz masalsı hissettirmesi ve felsefeyi o türlü yapmanın keyifli gelmesi bundan. “evrenin özü sudur” derken bizi tatlı hayallere daldırması, itiraz etmesi de katılması da zevkli bir spor olması bundan. mitolojiden bile tam ayıklanmamış bir düşünme edimi, çok neşeli ve kışkırtıcıydı, ilham verici ve filozof kılıcıydı.

şimdi ya karmakarışık akademik yazıların içinde yüz referans vermeden tek cümle diyemez olacaksınız ya da felsefe diye edebiyat yapacaksınız. varsın bana da yapmıyor desinler; edebiyatçıyım zaten. yaptığım şeye onlar isim versinler, ben yapanlardanım.

bu eser toplu cinnetimizin tefsiridir; tarihe armağan olsun.

kanaatiniz nedir?

emre timur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin