ı. yabancılaşma: özneye düşen ilk gölge
insan, kendilik denen karanlık bir organla doğar. ne zihindir bu, ne beden. zihnin ışığından ürker, bedenin sıcaklığından sıkılır. adı yoktur ilkin, yönü yoktur. ama bir an gelir—bazen bir lise sırasında, bazen boş bir odada, bazen bir sigara dumanında—ve bu karanlık organ içe doğru patlar: işte bu an, yabancılaşma anıdır.
yabancılaşma, dünyaya değil, kendine yabancı olmaktır ilkin. bu, saçlarını tarayamamaktır, gözlerinin içine bakamamaktır, aynadan kaçmaktır, sokakta yürürken kendi gölgesine tutulmaktır. herkesin konuştuğu dili konuşur ama anlamazsın. herkesle birlikte gülersin ama sesin sana ait değildir. çünkü artık bir “sen” vardır, ve o “sen”, bedeninle değil, farkındalığınla acı vermeye başlamıştır.
ama bu bir hastalık değildir. bu, sadece bazı varlıkların taşıyabildiği bir çarpılmadır: kendilik yeteneğine sahip olanların başına musallat olur. bu yüzden herkes yaşayamaz bu hali. çoğu kişi baştan sağır, baştan sağlıklı, baştan uyumludur. onlar için bir sistem kurmadım ben. bu sistem, yabancılaşabilen özne içindir. onun başka türde bir felaketi vardır: boşluğun içinden gelen bir çağrı. işte bu çağrıyı duyanlara talip diyorum.
ıı. talip: yavaşlamayı seçen özne
talip, özne olmayı göze almış kişidir. yani kendilikle baş başa kalmayı. çünkü yabancılaşma bir yabancılaşma değil yalnızca, bir çağrıdır da aynı zamanda: “bak, sen varsın.”
ama kendiliği fark eden hemen kurtulamaz. yabancılaşmadan kaçan değil, onunla kalmayı öğrenen kişi taliptir. onun ilk vazifesi yavaşlamaktır. çünkü yabancılaşma, hızla tüketilen hayatın içinde anlaşılmaz. talip, kaçmaz. durur. “şimdi”ye doğru bakar. orada kalakalır. kalmak, onun ilk eylemidir. yavaşlayan düşünce, acıya dayanıklı hale gelir. ve dayanıklılık, onun ilk kuvvetidir. güçlenir. ama bu güç, kas değildir. bu güç, aynaya bakabilme gücüdür. bekleyebilme, yalnız kalabilme, yüzleşebilme gücü.
talip, içindeki savaşta yalnızdır. psikologlara sığmaz, öğütlere küçülür. talibin tek bir ihtiyacı vardır: yön.
ııı. bilgesavaşçı: yabancılığı aşmış ama yalnız kalmış özne
yabancılaşma, talibi arındırır. o artık kendi kendine düşman değildir. kendine dokunabilir, gözlerinin içine bakabilir. yani kendine yabancı değildir artık. ama bu kez yeni bir yalnızlık başlar: toplumla yabancılaşma.
talip, kendiyle barıştığında topluma uymamaya başlar. eski kıyafetler dar gelir, eski arkadaşlar gürültü olur. çünkü artık toplumsal uyum, bir çöküş gibi görünür gözüne. o yüzden, eğer kalırsa, bu kez başka bir figüre dönüşür: bilgesavaşçı.
bilgesavaşçı, dans eden kişidir. kendiyle savaşmaktan dans etmeye geçmiş kişidir. artık kimlik ve kişilik incelmiştir. özne geri çekilmiş, temas etmeye başlamıştır: tarihle, toplumla, tabiatla ve tanrı’yla. ama bu temas bir bağlılık değil, bir eşliktir. bilgesavaşçı, dünyaya eğilmez ama ona dokunur. gölgesiyle konuşur. yalnızdır, ama yalnızlığı doludur. çünkü kendine ulaşmıştır.
ıv. sonsöz yerine: sistemin doğası
bu sistem bir öğreti değildir. bir harita değildir. bir yöntem değildir. bu bir şarkıdır. her mısrası içsel bir yankının peşindedir. her kavram, bir yaşantının yüküdür. yabancılaşma, bilgesavaşçı, talip… bunlar felsefi kavramlar değildir; bunlar yaşanmış kelimelerdir.
ve bu kitap, sana bir yol göstermez. ama eğer içinde bir sancı varsa, ve o sancı tarif edilemez bir daralmaysa, burada bir yankı bulabilirsin.
işte bu sistem, o yankının sesidir.
—emre timur

kanaatiniz nedir?