o’nun varlığı tartışılıyor ama o’nun nasıllığıdır mühimi. var-yok ikileminden bir çıkmak gerekiyor.
bu metin benim dinler ve tanrılar hakkındaki görüşlerimi ifade ediyor olacak ve asla tebliğ vazifesi görmeyecek; bu bir beyandır. tarih boyunca kavgaları verilmiş olan şey kralın krallığının dinle ilişkisi, cemiyetin dinle ilişkisi, dinin sokak yaptırımlarıyken papa veya halife olmayan, sıradan bir vatandaş ya da bir filozof olarak ben neye inanıyorum, bunu anlatacağım.
benim düşünceme göre din, bireylerin vicdanlarında hapis kalmalı. oradan çıktığında sorunlar başlıyor. bu sefer kendisiyle aynı inanmayanların boğuşmasına dönüşüyor. inanç, inanma formuyla yaptırımlara sahip değildir ve daha da önemlisi kanıt istemez, ikna ister. yani kişi kendini ikna eder ve konu kapanır. ispat, başkaları için yeltenilen bir şeydir ve tanrı için imkânsızdır. tanrı’nın nasıllığına inanırsın ve bu inanç sende kalır ama filancayı iknaya kalkmak lüzumsuz olmasının ötesinde bir yönüyle imkânsızdır da.
işte ben de burada bir ikna çabasına girmiş değilim. yalnızca şu kadar yıldır okuma, düşünme, inanma deneyimlerimi paylaşıyorum.
felsefi pek çok terim ve dinler tarihine ilişkin pek çok örnek verilebileceği gibi, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji gibi alanlara da başvurabilecekken son derece açık ve basit bir teknik yolu takip edeceğim. bir çocuk gibi dünyaya bakacak, düşünceğim.
bu metnin kalanında tanrı, yahova, allah gibi bagajlı sözcükler kullanmayacağım ki düşünme esnekliğimiz etkilenmesin. evren var ve bir de evreni yaratan var; bu kabulle başlayacağım ve o’na yaratıcı güç diyeceğim.

dünyaya baktığımızda apaçık bir gözlem yaparız ki acılarla ve haksızlıklarla dolu bir evren var. bu acılar ve haksızlıklar için dinlerin ortalama cevapları şöyle;
acılar geçici, imtihan için ve günahlara kefaret.
haksızlıklar da öç ve intikamın alınacağı günü bekliyor. tabii bu intikamın karma gibi türleri de var.
tinsel acıları, yani ayrılık, hasret, yas gibi acıları bizler köpürtüyor bile olsak, tensel acılar köpürtüldüğü için var olan cinsten değil ve dünya bununla dolu. bir bıçak tüm cinsiyet ve yaştan, her mezhep ve dinden tüm etleri acıtır. yani inkâr ve bakış açısı etkilemez ten acısını. insan ve hayvanlar bolca tensel acı çekerler. hayvanlar niçin durduk yere acı çekmektedir, çocuklar niçin çekmektedir, sorularının ikna edici bir cevabı yok.
bir deprem kalıntısının altında üç gün can çekişen çocuğa tanrı niçin göz yummaktadır, kime imtihan için susmaktadır? o çocuğa yazık değil midir? biz bu imtihandan ne öğrenmekteyiz? bazı çocukların gördüğü “melekler bize su getirdi” gibi halüsinasyonları ciddiye alan dindarlar duygulanmaktalar ama melekler tarafından su götürülmeyen binlerce çocuk cesedi nasıl açıklanacaktır? o çocuklar cennete uçmuşsa bile epeycene büyük bir ölüm acısı ile olsa gerektir. deprem yıkıntısının altında beton tadı, soğuk, açlık ve susuzluk ve yan harabelerden saatten saate sönerek gelen ölüm çığlıkları eşliğinde korkuyla ölen bir çocuk bana ne anlatmaktadır?
hiç öyle filanca yüzyılda yazılmış falanca kitabın içinde geçen bir cümlenin bilmem kaç anlamını deşmeye gerek yok, gözlem yapmak, dünyaya şöyle bir bakış atmak kâfi ki: yaratıcı güç acılara karşı tamamen kayıtsızdır.
hayatta yapılan onca haksızlığa içerlemiş, intikam gününü bekleyen milyarlara da bir haberim var; tensel acılara karşı kayıtsız olan yaratıcı güç, tinsel acılara zaten kayıtsızdır ve daha fenası, haksızlıkları umursamamaktadır. yani adaletsizler ölümden önce de sonra da herhangi bir ceza çekmezler genellikle.
yaratıcı gücün bu haksızlıkların intikamını nasıl alacağı hakkında konuşurken, en öfkeli olduğu şeyin kendisine inanılmaması olduğunu görüyoruz. oysa sanırım bundan daha kötü yüz eylem örneğini rahatlıkla verebiliriz. ayrıca kendisi tarafından hazırlanmış kulların, yine kendisi tarafından hazırlanmış imtihandan başarısız olduğu için, büyük bir sinirle –yine kendisi tarafından hazırlanmış olan- ateş dolu bir sonsuzluğa fırlatıldığını duyuyoruz. bu yaratıcı güç hiç yoktan bu kadar acıyı niçin ve hangi motivasyonla istemektedir, bilemiyoruz.
koca koca kalabalıklarca farklı yorumlanan kitaplar görüyoruz. diyelim ki birkaç deli, birkaç sapık, birkaç şeytani ekstrem tip yaratıcı gücü yanlış anladı ama bu kadar büyük kalabalıklar hep birlikte yanlış anlıyorsa belki de mesaj kusurludur. ya mesaj apaçık değildir ya da mesajın muhatabı anlayabilecek kapasitede değildir ama her iki durumda da yaratıcı güç bu sınavı iyi hazırlamamıştır. ikisini de kendisi hazırladığına göre bu başarısızlık kendisine aittir.
islam, hıristiyanlık, yahudilik sayısız mezhebe bölünmüştür.
“islam iyi, müslümanlar kötü” gibi argümanlar her din, ideoloji ve fikir hareketi için söylenebilir ve çürüktür çünkü kâğıt üstünde her şey zaten pırıl pırıl görünür. hayata tatbik edilebilir olmadıktan sonra kâğıt üstündekini alkışlamanın ne anlamı vardır? bu kadar büyük kalabalıklar bu mesajı yanlış anlayabiliyorsa, bu mesaj kâğıt üstünde kalmaya mahkûm demektir. demek ki tatbik edilebilir bir mesajdan söz etmiyoruz. ayrıca görünüşe göre bu mesaj günden güne tatbik edilebilirlik yeteneğini kaybetmektedir. yapay zekâ ve uzayda, simülasyon ve hız çağında sarık sünneti gibi tartışmalar bana tanrısal görünmüyor. size?
bir öğretmen öğrencilerinin uyması gereken kuralları duvara assa ve yarın geldiğinde sınıfın üç ayrı blok olduğunu, kimsenin mesajı doğru anlamadığını, öğrencilerin yere tükürdüğünü, sınıfı ateşe verdiğini, birbirinin gözünü çıkardığını görse, sanırım duvara asmış olduğu kâğıdı indirip günceller.
o kâğıtta “yerlere çöp atmayın!” ya da “arkadaşınızın kalemini çalmayın” gibi ibareler görmek isteriz değil mi? bunun yerine sayılar ve harflerden oluşan ibranice bir kod görsek, bu mesajı yanlış anladığımız için sınıf karışsa ve en önemlisi yanlış anladığımız için cezalandırılacak olsak, hakkaniyetli olur muydu? güya çocuklardan daha akıllı olması gereken öğretmene bu davranış yakışır mıydı?
insanların can ve mal güvenliğini tehdit eden çok önemli mevzularda oraya buraya çekilebilir on ayrı anlamı olan kelimelerle, şiirsel bir üslupla, bir şeyleri ima etmek yerine sanırım net emirler olması beklenir. bu emirler şöyle olsa o dinin mümini olarak yaşar ve ölürdüm ve bu mesaj bana tanrısal görünürdü:
1-insanların arasında rıza esastır, etik budur.
2-hayvanları koruyun, ormanları yakmayın.
3-hayatı insanlara daha yaşanır kılın.
4-iyi insanlar ölünce güzel bir yere gider ve bir daha ölmez.
5-kötü insanlar ölünce adaletli bir şekilde cezalandırılır.
6-kölelik kaldırılmıştır.
7-kadın ve erkek eşittir.
8-insanlara kaba, nezaketsiz, saygısız davranmayın.
9-bedensel ve zihinsel engelliler gibi dezavantajlı doğanların hayatını kolaylaştırın.
10-bilim, sanat ve felsefeye önem verin.
mesela bu apaçık on maddeyi görmek isterdim ama tanrısal olduğu iddia edilen mesajlarda bu kadar açık maddeler göremediğim gibi kadın hakları ve kölelik hakkında fena halde duvara tosladıklarını görüyorum. niçin? cevap çok açık; dünya ve insanlık bu erişkinliğe henüz ulaştı. binlerce yıl önceden bahsediyoruz, insanlar köleliğin kaldırılmasını tahayyül bile edemiyordu. tanrısal olduğu iddia edilen kitaplarda insansı mesajlar görmek yerine şu on maddeyi görmeyi beklememdeki sebep budur.
dinler ve tanrılar nasıl doğmuştur? bu konu çok uzun ama çok lazımdır. dinsiz ve tanrısız toplumlar nihilizme sürüklenir. felsefi eğitim almamış, basit bir insan tanrı’yı kaybettiğinde ahlaksız ve seviyesizce sağa sola saldırmaya başlayabilir. kişi, tanrı olmadan kendi değer yargılarını üretebilecek seviyeye gelmeden asla dinsizleştirilmemelidir. hiç yoktan durduk yere kimsenin gönlündeki tanrı çekilip alınmamalıdır. özellikle de geceleri sesinizi duyan bir tanrı, inlediğinizde kalbinizde hissedeceğiniz o merhametli, o kudretli asla ölmemelidir. bu çok önemli. bunu insan sağlığı, psikolojik sağlık için söylüyorum. toplumların sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürmeleri için tabi olmaları gereken din, akla ve barışa değer veren herhangi bir din olabilir. doğaya saygıyı güzelleyen mezheplerin tümü olur ama o kafa kesen, cinayet işleyen, çocuk gelin fabrikası dinler tarihin tozlu yapraklarında kalmalı ve yok olmalıdır. şüphesiz her inancın içinde –satanizm dâhil- barışçıl kollar ve yorumlar, yine her inancın içinde –budizm dâhil- cani bir kol vardır. burada aslolan insan ve kadın haklarına, doğaya, hayvanlara, bilime, felsefeye, kültüre ve sanata değer veren bir kol olması…
cemiyet için en hayırlı tercih budur.


kanaatiniz nedir?