
uzun yıllarım orta çağ’da geçti. nicedir bunalıyordum oralarda ve çağdaş felsefe sıçrayışımı bu kitap ile yaptım.
şunu belirteyim, ben hayatım boyunca kant’tan yukarı çıkmadım pek. nietzsche’yi saymazsak, bir de sartre’ı, bu çağa gelmedim hiç.
işte ben de çağıma gelmek için christian delacampagne’ten “20. yüzyıl felsefe tarihi” okudum. sonra hegel’e dalış yaptım ama önce bu kitap hakkında konuşalım biraz.
bu kitap tüm çağdaş felsefeyi özetliyor mu? bunu iddia etmediği gibi, bu pek mümkün bir şey de sayılmaz sanırım. buna yeltenen kitaplar varmış ama bu çağın kendine has bir zorluğu var. öncelikle, çok fazla akım var ve çok fazla filozof. ikincisi, daha çok fenomenolog, yapısalcı, antropolog vs. olup kendisine filozof demeyi reddeden filozoflar var.
bereketlilik anlamında en şen çağ tabii, şüphesiz. bunun asıl nedeni, artık ilk çağ gibi kayıp kitaplardan, yakılmış kütüphanelerden söz etmiyoruz. o yüzden karmaşa veya belirsizlik yok; doğum tarihi belirsiz filozoflar, karanlık dönemler yok. kim öksürse kayıtlara geçiyor. diğer konu da artık felsefe yapmanın daha kolay olması; çünkü dünyanın her yeri üniversite dolu.
kitapla ilgili en bariz eleştirim, içimiz dışımız yahudi güzellemesi ile doluyor. soy kırımı kınayacağım derken, yazar biraz abartıyor sanki. çağdaş felsefenin ana gündem maddesi sanırım savaş ve salgınlarda yüz milyon kişinin öldüğü yirminci yüzyılda ölen birkaç milyon yahudi olmasa gerek.
bir de kasten bazı filozoflar hızlı geçiliyor, bazılarına hiç uğranmıyor, bazılarıysa sırf yahudisever diye üzerinde uzun duruluyor.
çok şey öğrendiğimi belirtmeliyim ama. kitabın en iyi tarafı, tüm filozofları ilişki içinde durmaksızın örülen bir ağ gibi anlatması. yani kitabın başında adorno geçiyorsa, adorno olmayan her yerde de geçmeye devam ediyor. yani kim kimin hocası, kim kim için ne yazmış ve kim kimin aleyhindeymiş, öğreniyorsunuz. bence bu çok iyi. çoğu felsefe kitabı filozofları uzaydaki gök taşları gibi kopuk yazar.
jean-paul sartre, michel foucault, jacques derrida, richard rorty, jürgen habermas, gilles deleuze, slavoj žižek, judith butler, peter singer, martha nussbaum, alain badiou, thomas nagel, noam chomsky, daniel dennett, john searle, charles taylor… ve niceleri tabii. o kadar çok isim geçiyor ki anlatamam. kitap sonunda bir de küçük sözlük var ama çok önemli bazı kavramlar eksik maalesef.
gelelim benim aldığım karara:
kilise baskısı, insanoğlunun ilkelliği ve orta çağ’ın kendi karanlık ruhu gibi birçok nedenden ötürü eski felsefeleri ham görürüm. bir sınır çektim, bu sınır kant’ın ölümü ile başlıyor; kant 1804’te öldü, ben 1805’ten başlıyorum felsefe okumaya. ne zamana kadar? 1991’e, sovyetler’in dağılışına yani… daha yeniye gelirsem fazla çiğ, kant’tan eskiye gitsem fazla ham; yani ortada takriben 200 yıllık bir dönem kalıyor.
bu dönemin bir özelliği de iki dünya savaşı ve psikoloji kuramlarındaki zenginleşme. yani ben insanı çok daha iyi tanıdığımızı düşünüyorum. işte bu yüzden freud’un, adler’in, nietzsche’nin olduğu bir çağı okumak istiyorum. işe hegel’i anlamaya çalışarak başladım ve bu çok kazık bir başlangıç oldu 🙂
neyse… bu kitap, çağını ve çağındaki felsefeyi tanımak, onunla tanışmak isteyen okur için çok iyi bir başlangıç olabilir ama tavsiyem, kant ve dönemi hakkında bir şeyler biliyor olun ki bazı kavramlar havada kalmasın.
kitapla kalın…

kanaatiniz nedir?