talip,
o vıcık vıcık et yığınından, o birbirine sürtünen tüylerin yarattığı yapışkan sıcaklıktan tiksinip koptuğun anı biliyorum. arkanı döndün. oysa orası güvenliydi, orası tanıdıktı, orası istatistiksel olarak hayatta kalma ihtimalinin en yüksek olduğu sığınaktı. sen ise o devasa, o homurdanan, o tek bir organizma gibi hareket eden siyah-beyaz pelteyi, o “biz” denen ahmak ilahı terk ettin. iyi de yaptın. ciğerlerine dolan o ilk keskin, o jilet gibi soğuk hava, o zamana kadar soluduğun o ılık, o geri dönüştürülmüş nefes kokusundan bin kat daha soyluydu.
lakin sanma ki kaçış bir varış noktasıdır. sanma ki sürüyü reddetmek, bir birey olmaya yeter. sen şimdilik sadece üşüyen bir kaçaksın. sürünün dışına çıkmak seni kahraman yapmaz, sadece hedef tahtası yapar. o terk ettiğin kalabalık, o ayaktakımı, o pazar yerinin gürültüsünde birbirinin kopyası olanlar, en azından “fayda”nın ne olduğunu biliyorlardı: hayatta kalmak. peki sen, bu beyaz hiçliğin ortasında neye talipsin? hakikate mi?
unutma, hakikat sıcak değildir, hakikat konforlu değildir. hakikat, bu bastığın buz kadar sert ve kayıtsızdır. nietzsche’nin dediği gibi, “uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar.” senin uçurumun bu beyaz çöl. burada alkış yok, burada onaylanma arzunu tatmin edecek sahte gülüşler yok. burada sadece sen ve senin o devasa, o şişkin egonun yankısı var.
nihilizmin o sığ sularında, “hiçbir şeyin anlamı yok” diyerek kendine ucuz bir yastık yapıp kıvrılacağını sanıyorsan yanılıyorsun. anlam yoksa, onu yaratmak zorundasın. aksi takdirde o beyazlık seni yutar, sindirir ve kusar. sürünün o ilkel sıcaklığını özlemeye başlarsın. geri dönmek istersin ama bil ki geri dönen, bıraktığı yere değil, kendi mezarına döner. bir kere gözü açılan, o eski körlüğün huzurunu bir daha asla bulamaz.
şimdi dinle! omuzların düşmesin. o buzun üzerinde titremek için değil, dans etmek için duruyorsun. “estetik”, hayatta kalmaktan daha yüce bir gayedir. sürünün tek derdi nefestir, senin derdin ise o nefesi bir şiire, bir çığlığa, bir şekle dönüştürmek olmalı. acı çekeceksin. iliklerine kadar donacaksın. bu senin bedelindir, bu senin ödevindir. camus’nün o kayayı tepeye taşıyan o bedbaht adamını düşün; o mutlu olmalıydı, sen de donarken mutlu olmalısın. çünkü bu soğuk senin eserindir.
kendine acımayı bırak. mağdur edebiyatı, zayıfların, o içeride birbirini ısıtan korkakların afyonudur. sen bilgesavaşçı olmaya adaysan, kendi karanlığını, bu beyaz çölün kör edici aydınlığında bir zırh gibi giyeceksin. kendi değerlerini, kendi yasalarını, kendi sıcaklığını o buzun bağrından söküp çıkaracaksın.
ayağa kalk! o penguen paytaklığını bir balet zarafetine, o sakarlığını bir estetiğe dönüştür. eğer düşeceksen, öyle bir düş ki, o düştüğün yerdeki buz çatlasın, o çatlak bir imza olsun. sürünün o uyuşuk uykusuna inat, sen bu dondurucu rüzgarda, o vahşi ve ahenkli kakofoninin içinde kendi şarkını uluyacaksın.
ya kendi ateşinle yanıp bu çölü bir tapınağa çevirirsin ya da o hiçliğin içinde silik bir leke olarak donup gidersin. seçim senin, talip. titremeyi bırak, dans et!

kanaatiniz nedir?