hayatım boyunca yalnız hissettim. bundan şikâyet etmedim; bu bir tespitti fakat benim gibi yalnızların da az olmadığını varsayardım. ya son yıllarda yalnızlığım şiddetlendi ya da ben sandığımdan daha yalnızmışım, yeni fark ettim. çevrem tenhalaştığı için söylüyor değilim bunu; tam tersi kalabalıklaştı. bu kalabalıklaşmanın doğal bir sonucu olarak daha fazla sayıda aynada kendimi görür oldum ve bu aynalarda dünyanın en yalnız adamını buldum.
insanların başka insanların hayatları hakkında konuştuklarını, başka hayatlara müdahale ettiklerini gördüm. bunları hiç yapmadım. insanların “insanlar” sözcüğünü sıkça kullandığını gördüm. oysa benden olsa olsa “insan” çıkıyordu ve bu bir tümeldi. sonra, “iyi gün dostu”, “kötü gün dostu” gibi ibarelerin tartışıldığı ortamlarda bulundum. serde filozofluk var, sözüm ona her şeyi konuşuruz ya; sustum. sustum çünkü bunların bende hiçbir karşılığı yoktu. yani dost neydi ki iyi günde nasıl olsun? dost, dost neydi? tamam kötü günlerim –ama daha çok da gecelerim- oldu ama dost neydi?
dosta benzer birileri var hayatımda. hep de oldu sanırım ama “iyi gün” ya da “kötü gün” denen şeylerimin hiçbirini bilemezdiler. o kadar soyunmadım. evet, son zamanlarda soyunmadığımı da fark eder oldum. ben hep giyinik dolaşmışım.
arayıp dertleşmek… bu ne demekti? aradığında açtığım birileri var ve daha çok da açmadığım ama bu bir dostluk cinsi mi, bilmiyorum. bu insanlar arasında intiharla ölenler var, akıl hastanesinde yatanlar var, güneş görmeden seneyi geçirenler… yani çevremde de bunlar var. benim etrafımda 8-5 çalışan sigortalıları beklemiyorsunuzdur sanırım. yani özetle, karım, çocuğum, babam, sigortam, evim, arabam, maaşım ve dostum olmadı.
çevremdeki en yalnız görünümlü kişilerin bile çeşitli miktarlarda kolektif bağları var. yani “biz” dediğinde kastettiği birileri var. hiç değilse aileleri. ben “biz” dediğimde yaşayan kimseyi kastediyor olmadım hayatım boyunca.
bu aşırılığım gözüme battıkça kendimi daha hasta görür oldum son zamanlarda. bu kadar yüksek bir şiddette yalnız olmanın bir zararı, yan etkisi varsa da üzerimdedir ama bunu fark edemeyecek kadar uzun zamandır birlikteyim onunla; yalnızlıkla… insanlar anılarını anlatırken birileri var etrafında. insanların diğer insanlarla anıları var. benim birileriyle anılarım yok. kendim, kitaplar, bilgisayarlar, bireysel spor, bireysel yürüyüş, bireysel yaşayış…
işte bu yalnızlık beni daha kıskanç, bazen daha saldırgan, bazen daha ürkek ama genelde daha mutlu kıldı. basit bir misafir benim en büyük kabusum oldu. özellikle de akrabalık denen içeriksiz ve samimiyetsiz sohbet zorlantılarından daima midem bulandı.
bütün bunları söylüyorum ama otuz beş bin kişiye ders anlattım, yirmi beş bin kişi okudu yazdıklarımı. yani bir yönüyle de kitlelere sesleniyorum ama daima giyinik, daima mesafeli, daima gizemli bir inden yaptım, yapıyorum bunu.
en filozof ya da kendini en aykırı sayan bile çeşitli miktarlarda entegre olmuş durumda sosyal vazifelere, merasimlere, törenlere, cemiyetlere. ben düğün denen şeyin yanından geçerken bile nöbet geçirecek gibi oluyorum. toplu eğlenceleri sevmiyorum. toplu yapabileceğim tek şey yas tutmak. ancak ağıtın toplu yapılanına varım ki ona bile katlanıyorum. cenaze evleri bile neşeli görünüyor bana. bu toplu neşelenmeler aptallığı hatırlatıyor. yani söz gelimi bir konsere bile gitmedim ben. gitmeye ilk yeltendiğim konser şebnem ferah’a aitti ama başlamadan çıkmıştım; 22 yıl olmuş. bir daha da gitmedim. camiye gitmem, cemaat sevmem. eğlence bilmem; diskoya gitmedim, bara, pavyona, türkü dinlemeye bile gitmedim. protestoya, eyleme zaten gitmedim; isyanın toplu yapılanına inanmam. üç kişiyle aynı masada oturmam. bir yerde üç kişi varsa sahtekârlık vardır, diye düşünürüm. o yüzden tüm iletişimlerim ikilidir. o ikilileri asla tanıştırmam ki tanışsalar iğrenirler birbirlerinden. tesadüfen tanışanlar da iğrendiler. hayatımda hiç kimseye “kanka” diye hitap etmedim; bana da edilmedi nitekim. iğrenirim de bu sözcükten; kim türetti bilmiyorum. hatta geçen sene “kanka” sözcüğünü kullanan insanlara karşı önyargılı olduğumu bile fark ettim. (bununla gurur duyuyor değilim.)
işte tam olarak böyle durumda, yani yalnızlık denen şeyi en dipte yaşayan bir adamken, sonsuz yalnızlığıma yemin etmişken, her şeyi bireysel tanımlayan bir kişi olarak, her ne kadar böyle tanımlamakta dirensem de son derece toplumsal bir aktivite olan evlenme aktivitesini yaptım yakın zamanda. belediye huzurunda atılan imza kısmı evlenmeyi tanımlayan en basit şekil şartı ama hadise özünde son derece toplumsal, son derece ilişkisel ve kalabalık bir aktivite. iki kişi görünümlü yirmi kişilik bir aktivite.
aktivitem hayırlı olsun.
ha sonuç mu? ilginç bir şekilde mutluyum. kalabalığa temas hala ürkütüyor, toplumsal kısımları yoruyor ve ezberlemek zorunda olduğum isim sayısı arttı ki en zor kısmı bu bence ama –hiç değilse benim yaptığım cinsi- oldukça keyifli, daha çok da huzurlu.
bu bir tavsiye yazısı değildir, yanlış anlamayın, dertleşme yazısıdır. peki tavsiye eder miyim? herkes benim kadar şanslı olmayabiliyor ki genelde değiller, değilsiniz. yani bence evlenmeyin.
mutluluklar…

kanaatiniz nedir?